Şimdi bakmayın siz, ''Deniz'in Washington Günlüğü'' diye yazdığına. Aslında ben Avustralya'dayım. Birbuçuk yıllık başarısız Türkiye'ye yerleşme çabalarından sonra, Dan'in memlekete taşındık. Benim bi Ankara günlüğüm de vardı ama onu ben de unutayım, siz de. Hiç lazım değil. ;)

Şimdi Deniz'in Melbourne günlüğü diye blog açsam, daha nerde yaşayacağımız belli değil, olur da Sydney'e taşınırsak noolacak? Ya da Perth'de kalırsak? Dedim iyisi mi, ben Washington günlüğüme devam edeyim. Ediyorum...

Kendi evimize yerleşinceye kadar Dan'in anne babasının yanındayız. Ev kocaman, kimse kimseyi rahatsız etmeden raat raat oturuyoruz. Benim oğlan, bu arada bugün 2 yaşına girdi lan, bir aydır her gece usanmadan yaptığı gibi, sabaha karşı 4:00 civarında kalkıp yanımıza geldi. İtinayla anne babasına tekmeler atıp, tam ortamızda kendine bir yer açtı ve hiçbir şey olmamış gibi fosur fosur uyumaya devam etti. Sağa dön, sola dön uyuyamadım. Dedim kalkayım da meditasyon yapayım.

En uygun odayı araştırmaya başladım. Bilgisayar odasında elektronik cihazların yarattığı alanda meditasyon olmaz şimdi dedim. En iyisi, Timu'nun uyuduğu odaya gideyim. Güzel güzel oturdum. Sabahın dördünde insanın kafası bu hızla çalışır mı? Aklıma gelen düşüncelerin hızına yetişemiyorum ki izleyeyim. Şimdi bu sıralarda Dalai Lama'nın iki kitabını okudum, ''How to Practice...'' diye başlayan iki kitabı var. Bi tanesi ''...expanding love'' diye bitiyor. Diğeri de ''...a meaningful life'' diye. Şimdi benim herzaman belli bi oturuş tarzım var. Pema Chödron'un tavsiyesine göre oturuyoruz. O da Tibetli, o da Tibetli. Aynı olması lazım değil mi, değil! Kitaptan aklımda kaldı, sağ elin sol el içinde olması mı yoksa tam tersi mi çok önemliydi. Öldür Allah, aklıma gelmiyor. İçimden Dalai Lama'ya kızıyorum. Dünyada tek olmalıyım böyle düşünen. Haa yok yok, Çinliler de var.

Sonra, ''Amaaan Dalai Lama...'' diyorum. Ellerimi, yine bildiğim üzere dizlerimin üstüne koyuyorum. Bu sefer aklıma, Pınar'ın, ''gözkapakları düşmüş'' yorumu geliyor. Ki benim tek gözkapağım hakkaten düşmüş. Bizim bu Pınar, eski basketbolcu takım arkadaşlarımızla uzun yıllardan sonra ilk buluşmamızda, daha masaya oturur oturmaz, ''eveeeet, gözkapakları düşmüş'' dedi. Sanırsınız masaya bomba düştü. Herkes, ''benim mi düşmüş lan, doğruyu söyle. Kimin düşmüş?'' diye Pınar'ı sıkıştırdı. Pınar, masadaki herkese tek tek sabırla ''yok hayatım, senin değil. Senin çok güzel. Ama şu alnına bi botoks mu yaptırsak ne?'' tarzı cevaplar verdi. Yani en azından birimizin gözkapağı düşmüş olsa gerek. İçime bir his doğdu ve ''ulan Pınar, Allah cezanı vermesin, benim düşmüş di mi!'' dedim. Pınar bana da ''yok hayatım yok yok'' falan dedi. Neyse, ayna karşısında uzun incelemelerden sonra, o kişinin ben olduğumu ve daha fenası, sağ gözkapağımın, diğerine oranla çok hafif aşaa indiğini farkettim. Dün bahçede Dan'e sordum. Hemen korkuyla, ''hayır hayır, yok öyle birşey!'' dedi. ''Valla kızmıycam, doğruyu söyle bana'' diye kandırmaya çalıştım. Dan çok akıllı birisi. ''Saçım nasıl olmuş Dan?'' diye soruyorum. Daha bilgisayardan kafasını çevirmeden, ''Nefis olmuş. Daha güzel olamazdı'' diye yanıt veriyor. Eşolşek.

Neyse, gelelim meditasyona. Aklıma şöyle birşey düşüyor. Ben böyle meditasyon yapıyorum, sağ gözkapaam düşük. Kimbilir ne komik görünüyordur diye. Bi de başlıyorum kıkırdamaya. Düşüncelerin hızına yetişemiyorum. Çiğdem G. görse halimi, o da kıkırdamaya başlardı biliyorum. Gülme Çiğdem! Sonra ''ulan ben iyileşmiş olmalıyım. Meditasyon yapamayacak kadar güldüğüme göre'' diyorum. Depresyonun izi kalmamış. Sonra, yan odadan kayınpederimin kalktığını duyuyorum. Adam işe gidecek. Saat beş falan olmuş olmalı. Ve adam tuvalete giriyor. Ve adam, çıkardığı sesleri benim dinlediğimi bilse çok perişan olur. Kıkırdamaların kahkahaya dönüşmemesi için epey çaba sarfediyorum. Sonunda, Timu'nun yatağına uzanayım bari, bu meditasyondan hayır gelmeyecek diyorum. Daha battaniyeyi üstüme doğru çekerken, odanın kapısı açılıyor ve yüzüme bir fener tutuluyor. Kayınpederim! Adam, işe gitmeden önce torununu kontrol ediyormuş demek. Hani üstü açıldıysa falan diye. Yatakta yüzüme fener tutulmuş halim çok komik olmalı. Dahası, adama Türkçe ''Günaaaaydııın'' diyorum, gayet neşeli bir sesle. Ama adam da panik halinde, kapıyı hızla kapatıyor. Artık resmen kahkaha atıyorum. Yatağın içinde iki büklüm olmuş gülüyorum. Özgür bu halimi görse, ''Deniz çok salaksın'' derdi ama o da gülerdi biliyorum. Sonra kalktım bu yazıyı yazdım. Yine yazcam. Beni takip edin.
Ha unutmadan son bi not. Dün kanguru gördüm lan. Tarlada yatıyordu.


This entry was posted on 6:36 PM and is filed under . You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can leave a response, or trackback from your own site.

6 comments:

    Red Riding Hood said...

    Hep merak ettiğim bloggerlar arasındaydınız.Şimdi iyiki bi baktım sık kullanılanlarıma.Yeni hayatınızda mutluluklar ve huzur diliyorum.Sevgiler

  1. ... on October 13, 2011 at 1:38 AM  
  2. serhat akın said...

    Denizcim , yazini ilgiyle vr kahkahalarla okudum . lütfen yazmaya devam et.devamini merakla bekliyorum .sevgiler ,:))))

  3. ... on October 13, 2011 at 3:38 AM  
  4. Erkan Şen said...

    Acıdım kayınpedere :))

  5. ... on October 13, 2011 at 4:32 AM  
  6. olçum said...

    Pert, Sydney, Was.ya da Ankara senin için fark etmez. Dalai amca da. Gittiğin yerde huzuru bulacaksın. Veee bunun anahtarı yaşama sevincin.
    Blog ile bize de yolladığın için sağol. Eline sağlık....

  7. ... on October 13, 2011 at 5:47 AM  
  8. deniz said...

    Çok mersi valla. Ben bütün gün, bu olanları düşünüp güldüm. Sizi de güldürdüysem ne ala. Kayınpeder eve geldi şimdi, yüzümde bir sırıtma. Şunu da düşünüyorum. Ulan feneri yüzüme tuttuğunda ya hala meditasyon yapıyo olsaydım? hiiiii...

  9. ... on October 13, 2011 at 7:37 AM  
  10. amapola said...

    inanmıyorum yeniden WASHINGTON GÜNLÜĞÜne mi döndün hem de avusturalyada :)
    insan bi haber verir :)

  11. ... on January 24, 2012 at 8:24 AM