Üçbuçuk aydır Ankara'da yaşıyorum. Washington'dan sonra büyük bir değişim ama giderek daha çok Ankaralıyım. Ajansta geçen gün, ''Amerika'yı özlüyor musun?'' diye sordular. ''Tabii özlüyorum'' dedim. 11 yıl evim olan bir kenti bıraktım. Çok sevdiğim mavi su bardaklarımla beraber bir ton eşyamı bırakmak zorunda kaldım. Bardak dedim de, meğer ben de eşyalara bağlıymışım. Şu su bardağı meselesi, nasıl bir mesele haline geldi. Annem bize, 6 tane bardak verdi aslında. Fena da değiller ama çok minicikler ve üzerinde de yaprak deseni gibi birşey var. Daniel, ''bu bardaklar gay'' dedi, en popüler değerlendirmesini yaparak. Bizim gibi kocaman kocaman insanlar için, o bardağı üç kez doldurmak gerek. Kafamda bir bardak imajı, fırsat buldukça kenti dolaşıyorum. Paşabahçe diye biliriz bardakçıların hasını, gittim ve 2 buçuk saatimi bütün bardakları, çanakları tek tek incelemekle geçirdim. Bu hiç olağan bir durum değil söyleyeyim. Genellikle bir şeyi görüp beğenmemle satın almam on dakikayı geçmez. Neco, Timuçin'e pack and play bakarken bu duruma tanık olmuş ve çok şaşırmıştı. Daniel ile alışverişimiz zaten çok kolay. Dükkanda onlarca pack and play arasında iki saniye içinde iki seçenek üzerinde yoğunlaşıp, ''bu di mi, sence de bu'' konsensüsüne anında varıp alışverişimizi bitirmiştik.

Bardakları tek tek inceledim. Bir tur daha yaptım. Bir türlü içime sinmiyor. Kafamda, illa da uzun uzun boylu, mavi su bardaklarım. Chevy Chase'teki World Market'ı düşündüm. Oraya gittiğim zaman, en az dört beş tane beğendiğim bardak, tabak arasından hangisini alsam diye karar veremeyip, her beğendiğimden ikişer tane alıp, evi rengarenk ve uyumsuz ama bana mutluluk veren şeylerle doldururdum. Hani bizde takım olsun, bir örnek olsun derdi vardır ya, herşeyden 6 tane veya 12 tane alınır. Amerikalılar ise 8 tane alırlar veya 10 tane. Ya da şurada bir Pier 1 mağazası olaydı. Herşeyi iki saniyede almayı beceren ben, evle ilgili dükkanlara gelince sıra, saatler geçirebiliyorum. Van Ness'teki Pier 1'da günlerim geçmiştir. World Market'ta da öyle. Washington'ın en çok nesini özledin deseler, Chevy Chase'teki o küçük mall'u (alışveriş merkezi) özledim derdim, içinde World Market'ın ve benim gittiğim Washington Sports Club'ın bulunduğu. Starbucks'ın karşısında, elimde kahvemle, alt kattaki o koltuklardan birine, meydanın tam ortasına kurulur, kafamı yukarıdaki camlı kubbeye çevirir, beyaz hakim fonda, boşluğa ve o boşluğu dolduranlara bakarak, geştalt usulü, ''boşluk mu var, yoksa boşluğun içindekiler mi?'' ikilemiyle bir boşluğa, bir içindekilere dikkatimi yöneltirdim. Kulağımda muhakkak, Pema Chödron'un bir audiobook'u olurdu. Tekrar tekrar dinlediğim ve her dinlediğimde farklı bir derinlik bulduğum. Bütün audiobooklarım ve müzik dosyalarımı, i-phone'u Türkiye'ye uyumlulaştırma sırasında kaybettiler. Yenilerini kaydedersin diyor arkadaşlar. Acısı içime taş gibi oturdu. En çok da, en ihtiyaç duyduğum zamanda Chödron’un beni rahatlatan sesiyle yüzüme yüzüme söyleyiverdiği ‘’tutunacak hiçbir yer yok’’ mealinden audiobook’unu kaybetmek.

Şimdi benim playlistlerim vardı. Koşarken koşarken dinlediğim. Metroda yürürken dinlediğim. Koşarken dedim de, bir de şunu özlüyorum, Bethesda’dan başlayıp Georgetown’a kadar giden Crescent trail’de, (ağaçlıklı bisiklet ve koşu yolu diyelim) deli danalar gibi koşmayı. Mevsimlerle beraber o yolun değişen dokusunu izlemeyi. Bir tünel vardır o yolda, yaklaşırken kalbim çarpmaya başlar, ‘’tünele yaklaşıyoruz’’. Fazla uzun da değil, diğer ucunu görürsünüz. Eskiden tren yoluymuş galiba burası. Potomac nehrinin kenarından kenarından giden. Tüneli depar atarak geçerim ben. Soğuktur, nemlidir içindeki hava, yaz günleri harika olur, güneşin ağırlığını bir dakika için kesen bu mini mola. Sonra köprü vardır. Vrak vrak ördekleri görürsünüz oralarda. Hemen ardından, Maryland sınırını bitirip DC’ye geçmekte olduğunuza işaret eden tabela. Bir adım sonra, DC’nin kanunlarına tabi olacaksınız. Bir çizgiyi geçerek eyalet değiştirmek, her gün her gün. O köprüyü geçerken kendimi Rocky filminin kahramanı gibi hissederim. Eye of the Tiger çalmaya başlar geri planda. Arada birisi bisikletle arkadan gelip, ‘’on your left!’’ (solundan geçiyorum) diye uyarır. Yürümenin ve koşmanın da adabı var, sağdan gideceksin, yolun ortasından değil. Bisikletlilere ve senden hızlı olanlara yol açacaksın. Bazen yolun karşısından gelen birisi, sessizce, bir noktayı işaret eder. Bir geyik inmiştir çok yakına. Sen de göresin bu güzelliği diye gösterirler. Kulağımda kulaklıklarla koşarken, yanımdan veya yolun karşısından geçen bisikletli bir Washingtonlu, Bülent Bey ‘’Seelaaaam’’ diye seslenir. Bisikletiyle uzaklaşırken, günün Ankara-Washington hattı arasındaki önemli olayıyla ilgili ‘’duydunuz mu yav, neler oluyor neler’’ sözlerini duyarım. Türkiye ile ilgili kişilerden David ile de çok karşılaşmışızdır. ‘’Seni yine gördüm Crescent trail’de ama çok dalmıştın Deniz, beni farketmedin’’ der bir sonraki toplantıda. Daniel Avustralya’da olduğu zamanlar, çok düşünmüşümdür dünyanın ne kadar büyük ne kadar muazzam bir yer olduğunu. Amerika kıtasının kuzeyinde, gün batımına doğru koşarken ben o ağaçlıklı yolda, Daniel’ın Avustralya kıtasında işe gitmek üzere uyandığını hayal etmek inanılmaz gelmiştir. Gerçekliklerin ne kadar değişken olduğunu somut bir biçimde deneyimlemek. Güneşin burada batışının, başka bir yerde doğduğu anlamına geldiğini farketmek. Bu arada The Cure’dan ‘’Just like Heaven’’ kulaklarımda olmalı. Tekrar tekrar dinlemeliyim. Beni en hızlı bu şarkı koşturuyor. Bir de Urban Outfitters’dan aldığım ve artık adını bile hatırlamadığım için bir daha bulmamın zor olduğu müzik cd’sindeki olağanüstü şarkılar. Ve tabii Beauty Pill. Koşarken koşarken, yarı yolda Yelda ile karşılaştığımız gün. Seda ile aynı trail’de, ayaklarımızda terlikle saatlerce konuşa konuşa yürüyüp çok yorulduğumuz, hatta ayaklarımızı yara yaptığımız gün. Beni gördüğü yerde, yüzelli metre kadar yarışa kalkışan ama hiç konuşmadığımız kel kafalı yaşlı amca. Yolun karşısına geçmeye çalışırken, bir bisikletli tarafından az daha ezilerek kafası kopmak üzere olan yılanın, müthiş bir hamleyle şaha kalkıp kendini kurtarması ve benim bu sahneyi görüp, f.ck!!! diye çığlık atıp, bir metre kadar olduğum yerde sıçramam.

Ha ben bir de çok küfrederim. Küfretmeye bayılırım. Çok da pozitif birşeymiş, öyle okudum bi gazete haberinde. Amerika’da Türkçe küfür ederdim bol bol, ‘’ bilmemne kadın çarptın geçtin bi özür dile, ....koduumun yaratığı’’ gibi. Kötü bir şey dediğini anlarlar, kızdığını anlarlar ve hatta özür bile dilerler. Ama onun dilinde olmadığı için, kimseye bir zararı yok. Beni rahatlatan, sonuç almaya yönelik, geçerli bir yöntemdi. Taa ki ben Türkiye’ye taşınıncaya kadar  Şimdi ağzımdan birşey kaçıracağım diye korkuyorum. Çünkü omuz atanlar, kuyrukta önüne geçenler hak getire. Şimdi desem, ‘’..mcık sırana geç’’, çok ama çok ayıp olacak.  Onun ötesinde, bıçaklanır mıyım yoksa saçıma mı yapışırlar orasını bilemem. Bir de küfür etmenin öteki yüzü de var. Bunca seneden sonra, İngilizce küfürlerde de bayaa bi advanced (ilerlemiş) hale gelmişim tabii. Lazım oluyor. Geçenlerde ajansın önündeki kaldırımda yürüyorum, güzel güzel işe gidiyorum. Binaya yaklaşıyorum dedim, bari şu nereye koyduğumu hiç bulamadığım kimliğimi aramaya başlayayım dedim, elimi çantama soktum, araştırıp duruyorum. Bir ara yakalar gibi oldum, kafamı öne eğdim. Bir içgüdüyle kenara çekildim ki, yanımdan hızla bir şahin araba geçti. Gözlerime inanamadım. Birkaç santimetre yanımdan geçen araç, az daha beni altına alacaktı. Şu anda hastanede olabilirdim. O da iyi ihtimalle. Hem trafiği aşmak için kaldırıma çık, hem de son sürat git. Hadi belayı atlattık da, arkasından şöyle bağırdım adamın, ‘’Asshole!!!’’. Şunu da ekledim, ‘’What the fuuuuck!!!’’ İşe giden insanlar, dönüp dönüp bana baktılar. O zaman anladım ne yaptığımı. Halime gülmekten başka yapacak birşey yoktu.

Buraya, ‘’denizin washington günlüğü’’ adı altında yazmak biraz saçma geliyor. Artık Ankara’dayım. Ayrıca, şimdi çok yakınımdaki insanlar hakkında rahatça atıp tutmak da kolay değil. Diyorum ya, saçıma yapışırlar diye korkuyorum.  Şimdi desem, bizim bakkal şöyle dedi. Yarın öbürgün olur ya, okur falan, sonuçta adımızla yazıyoruz, ‘’sen niye beni yazdın, ben öyle demediydim, çok üzüldüm’’ der, içime oturur. O yüzden, buraya yazma konusunda şüphelerim var. Bu yazıyı niye yazdım? Çok yakından tanımadığım bazı arkadaşlar, mesela ajans çalışanları benimle konuşurken çok sevgi dolu yaklaşıyor. Ne de olsa, oğlumu, kocamı, yaşantımı, düşüncelerimi, hislerimi epeyce paylaşıyorum burada. Bu bir yakınlık doğuruyor. Biri Sinem oldu, ‘’yazılarını okuyorum’’ dedi. Çok şaşırdım. Benim hakkında çok az şey bildiğim bir çalışma arkadaşım, hayatımın birçok detayını biliyor. İkincisi Duygu oldu. Cuma günü ajansa geldi, ilk kez yüz yüze tanıştık. ‘’Blogunu okuyorum. Lütfen devamını yaz, merak ediyoruz Ankara maceralarını da’’ dedi. İşte bu yüzden yazdım. Blog tutmak şöyle bir şey. İnsanlar konuşurken konuşurken bir konu açılıyor. Mesela, ‘’aaa ne enteresan ben de o konuyla çok ilgiliyim’’ diyorum. Karşıdan, ‘’biliyoruz zaten ondan söylüyoruz’’ cevabı geliyor. ‘’Yazmış mıydım bunu, haaa doğru lan’’ hesaplaşmalarına giriyorum kendi içimde.

Gelelim mavi bardaklara. Hikayesi tam bir komedi. Bizimki ‘’odd friendship’’ diyoruz, çok sevdiğim arkadaşım Umur, minnacık bir kız. Ben, kapıdan başını eğerek geçen birisi. Çağ geçen gün Umurla benim resmimi çekti, ertesi gün rejime başladım. Bilmem anlatabiliyor muyum? Bu bardak derdimi Umur’a anlattım. Boyner’e git dedi. Annemi koluma taktım, 365’in yolunu tuttum. 365’i de Liz’den duyuyorum hep. Ankara’da yaşayan Amerikalı arkadaşım. ‘’Liz, sana bişey sorcam, peanutbutter nerde bulurum?’’ diyorum, ‘’365’’ yanıtı geliyor. Ne desem, yanıt 365. Artık farz oldu, gittik. Tam istediğim, hayalimdeki bardağı gördüm. Altında, 9.99 gibi bir rakam vardı, yalan olmasın tam hatırlamıyorum. Annem dedi ki, ‘’Deniz bu çok pahalı, sen iki tane al. Yoksa, altı tane alsan 100 lira tutuyor!’’. Ben de saf saf anneme inandım! Annem, kafasından, sanki Amerikalı birisiymiş gibi, on bardak hesabı yapmış. Ama Türk olduğu için, 6 almak uygun. İki hesap karışıverdi. ‘’Ya evet, 100 liraya bardak almak ayıp olur di mi anne, zaten bu kadar fakirlik görüyorum etrafta’’ gibi laflar geveledim. En sonunda kıyamadım, iki tane bardakla kasaya gittim. Kasadaki kız hesabı yaparken, ‘’ay durun, ben iki tane daha alıyorum’’ dedim. 4 bardakla çıktık. Annem takside, ‘’Deniiiiz ben yanlış hesap yapıp söyledim sana’’ deyiverdi. Sonra da üzüldü. Bardak almaya sen kalk, taksilere bin, taa uzaklardan gel, en son anda cimrilik yap, yanlış hesap yap, dört bardakla çık. Neyse, güldük tabii bu matematik dehası kafamıza. Özgür abim bize geldi, mutfakta bu hikayeyi anlatıyorum. Bir bardak su istedi. Mavi bardağa uzandım ki, eliyle itiraz etti, ‘’yooo yooo bana şu yaprak desenli bardaklara koy suyu’’ dedi. ‘’Saçmalama Özgür. Kırılır diye mi yapıyorsun. Kızmam valla kırarsan da. Sonuçta bardak, kullanmak içindir. Senden daha kıymetli değil’’ dedim. İçine su doldurulmuş mavi bardağı uzattım.

Altı yaşındaki halini bildiğiniz birisiyle, 19 yaşında harika bir delikanlı olmuş haliyle yeniden tanıştınız mı hiç? Neco benim için çok önemli birisi. O altı yaşındayken konuştuğumuz derinlikli konuları, bugün bile o samimiyetle konuşabileceğim birisi yok. Müthiş bir sevgi bağı. Şimdi ben de onun karşısına, evli, bebekli azıcık şişkolaşmış bir kadın olarak çıkıyorum. Elini sıkıp yanaklarından öptüm ilk görüştüğümüzde diye biraz bozulmuş. Ben onun Deniz ablasıyım çünkü. Sonra sonra biraz daha birbirimizin yeni haline alıştık, sarılarak yürüdük, samimiyetimizi tazeledik. Neccoo, seni çok seviyorum.

Lale ile kahvaltı ettik. Beni, eskiden olduğu gibi benzincinin önünden aldı. Herzamanki gibi çok güldük. Arabayla kentte tur attığımız üniversiteli günlerimizden konuştuk. Çiğdem, Cihan ve Ebru ile buluştuk, çok çok ama çoook güldük. Yine gülcez. Burak ve Çağ ile basket oynuyoruz. Çağ, 12 yıl önce topunu kesmemin intikamını yaptığı bir blokla almanın keyfini çıkarıyor. Ebru, Burak’ın oğlunun basket öğretmeniymiş. Kuralları umursamaz birisi olarak hatırladığım Ebru, tabii aradan 20 sene geçtiği için büyümüş! Salona çamurlu ayakkabılarla gelmeme inanamadı ve gayet ciddi bir yüzle, ‘’bunu senden beklemezdim. Bu kuralları ne çabuk unuttun’’ dedi. Haklıydı. Tuvalete gidip spor ayakkabılarımı çıkardım ve altına yapışan kat kat çamuru valla da elimle ovuşturarak yıkayıp temizledim Ebru örtmenim.  Süreyya’yı gördüm, harika bir sohbet yaptık. İnsan, son onbeş yılda neler yaptığını anlatmaya başlayınca ne kadar komik oluyor. Hiç değişmemiş. Diba’yı mekanında ziyaret ettim. Konuş konuş çok güzel oldu. Telefonlaştığım, mesajlaştığım ama halen görüşemediğim çok arkadaşım var. Hepinizi çok seviyorum, çok özledim.

Bu arada, PuCCa’nın kitabını okudunuz mu? Onun yazılarına bayılıyorum, kitabı da harika olmuş. Trajik olaylara komik bakan tarzını çok seviyorum. Başka türlü yaşanmaz çünkü. İyi günner.
İmza Ankaralı Deniz


This entry was posted on 2:18 AM and is filed under . You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can leave a response, or trackback from your own site.

1 comments:

    Erkan Şen said...

    Deniz Hanım,

    Öncelikle hoşgeldiniz. Ankara her ne kadar benim favori şehrim olmasa da umarım size iyi gelir.

    Tüm okuduklarımdan sonra bir uyarıda bulunmak istedim. O da; Türkiye'de küfür kültürü oldukça gelişmiştir. Hem de bir çok dilde... Özellikle İngilizce küfür ederken de dikkatli olun. Benim canım ülkemin en cahili bile yabancı dil öğrenmeye küfürlerden başlar. Başınızı belaya sokmayın. (En iyi ihtimalle daha önce hiç duymadığınız küfürlerle karşılaşabilirsiniz.)

    Bir de Ankara için alışveriş merkezi önerisinde bulunayım. 5M migros'da bir şeyi bulamıyorsanız büyük olasılıkla Ankara'da yoktur. :)

    Tekar hoşgeldiniz.

    Erkan.

  1. ... on July 11, 2010 at 5:24 AM