Alanya’dan minibüse bindiğimizde saat sabaha karşı 4′ü 10 geçiyordu. 7:35 İstanbul uçağındakiler, Beyhan, İbrahim ve ben. Hiç uyumamış, enerjimi son damlasına kadar kullanmıştım o saate kadar. Yol nasıl olsa çok yorucu olacaktı. Ama ben taaa Avustralyalara, iki gün süren yolculuklarla gitmiş adamım. Benim adım Tomas durumu. Diğer arkadaşlar da uyumadılar. Uçağının saati gelen, birer ikişer servise atlayıp havaalanının yolunu tutuyordu.
Yüzünü hiç görmediğim veya en son on yıl önce gördüğüm veya yılda bir kere düzenlemeye çalıştığım ziyaretlerde sadece iki dakika konuşma fırsatı bulduğum meslektaşlarımla üç gün beraber olma şansını bulmak az bir şey değildi. Otelin, iç güzelliğine on üzerinden yirmi vereceğimiz personeli, gitmeden önce ricamızı kırmayıp sabah saat ikide kalkıp bize çorba bile pişirmişti. Malum bir kaç arkadaşımız hariç, hepimiz gurbette yaşıyorduk. Nerede bulunur bu güzel, acılı memleket çorbası bir daha.
O çorbayı pişiren, masamıza getiren, arkamızdan tabakları toparlayan bütün otel personeline en içten sevgilerimi sunuyorum.
Giderken Pınar arkamdan su döktü. ”Su gibi git, su gibi gel” demektir, yolcunun arkasından su dökmek. Pek hoşuma gitti. Çiğdemle beraber beni kapıya kadar uğurladılar. Özlemcim, uçağa biniş saatinden önce odasına çıktı, gözleri dolu dolu. Veda etmek çok zor geldi. İki saat sonra, o da yola düşecekti. Özlem yine mesafe olarak en yakınımda ama işlerden görüşmeye fırsatımız hiç olmuyor. Uzun yıllardır ilk kez bu kadar konuşma ve beraber vakit geçirme fırsatı bulmak çok güzeldi. Aynı şekilde Gülsen ile de konuşma imkanı bulduğum için çok çok memnunum.
Adnan’ı ve Rahmi’yi görmeyeli belki on yıl olmuştu. Adnan, yıllar önce basketbol oynadığım günlerde yaptığım antrenmanlara güvenip de bilek güreşinde onu yeneceğime dair nasıl kafa tuttuğumu hatırlattı. ”Hakikaten beni yenebileceğine inanıyordu!” dedi diğer arkadaşlara dönerek. Rahmi ve Gülsen ile, otelin canlı müzik yapılan bir bölümünde, dans eden Rus turistleri izledik, bolca sohbet ettik. Dilek ile ilk kez doğru düzgün konuşma fırsatı bulduk, bir akşam değişik bir restoran arayışıyla grup olarak yola düştüğümüzde, rüzgarlı ve soğuk Antalya kışına karşı korunmak için bir atkıyı paylaştık.
Ali’nin ince esprilerine gülme fırsatı çıktı bir çok kereler. Şimdi haber istemek için beni cebimden aradığında, Alanya’da yakaladığım o kahkaha atmadan durmanın imkanı olmayan komik pozu görünecek ekrandan. Müdür ile ilk kez yüz yüze tanışma imkanı bulduk. Bol kahkahalı olduğunu telefonda da anlamıştım ama yüz yüze bu kahkahayı tatmak daha bir başka oldu.
Her gece odamızda bir sürpriz bulduk. Otelden, Alanya eşrafından ve kurumumuzdan. Hiçbir zaman Amerika’ya yiyecek taşımayan ben, son gece odada bulunca çok sevindiğim turunç reçelini bavulumun bir köşesine atmadan yapamadım. Güvenlikte yakalanmadığıma da çok memnunum. Çünkü Daniel ile beraber bir gün içende kavanozu yarılamış durumdayız.
Züleyha, Kıbrıslı arkadaşlarımdan selamlar getirmişti. Fezile, Kıbrıs’tan istediğim birşey varsa Züleyha ile göndermeyi bile teklif etmişti. İnsanın böyle arkadaşları oldukça sırtı yere gelmez. Ben bu açıdan kendimi çok zengin buluyorum. Züleyha ile böyle samimi bir şekilde oturup konuşmak çok güzeldi. Umarım çok uzun sürmeden yine buluşma fırsatımız olur.
Çiğdem, herkesin sigara içtiği bir grupta sigara içmeyen üç beş kişiden biri olan bana sık sık laf attı. Eğer toplantılar bir iki gün daha uzun sürseydi, muhtemelen ben de grup psikolojisiyle başlayacaktım! Bugüne kadar sigara içmediysem, bunu can dostum İlke’ye borçluyum. Bir kez ağzımı açıp sigara içmenin ilginç olabileceği yönünde bir fikir beyan etmiştim küçükken. Sigara içersem, benimle herzaman olduğu gibi arkadaşlık etmesinin zor olacağını söylemişti. Her dakikamız beraber geçiyordu ve sigaraya başlamanın, arkadaşımı kaybetmeye değmeyeceğine kanaat getirmiştim. İlke sigara içiyor olsaydı veya sigaraya özenseydi, bugün muhtemelen ben de sigara içiyor olacaktım. Öyle olmadığına çok memnunum. Ama bizim meslekte sigara içmeyeni bulmak zordur. Orada sağlık nutukları attığım arkadaşları sıktığım için özür diliyorum da, belki dinleyen çıkar diye şansımı denedim.
Çiğdemcimle sohbet etmek çok güzel oldu. Adını bildiğim ama yüzünü hiç görmediğim yepyeni arkadaşlar da kazandım. Artık, ”falancayı tanımıyor musun? Nasıl olur sizin kurumda çalışıyor” diyenlere, ”valla tanımıyorum” yerine, ”ay tabii tanıyorum, hatta Alanya’da halay çektik” diyebileceğim.
Kısa süren Ankara ziyaretimde, annem, Özgür abim ve Oşkan ile vakit geçirmek çok güzeldi. Anneannemi sağıma, annemi soluma alıp, kuşaklar boyu diye resimler bile çektirdik. Annem, ”My farm” denilen yeni uygulamayla tanıştı. Artık işi gücü sanal domatesler üretmek, kim kaç ağaç göndermiş ona bakmak. Sanal tarlayı ekme işine öyle bir bulaştı ki, üç günlüğüne uğrayan ben bir soru sorduğumda bile, gözünü ekrandan ayırmadan cevaplıyordu. Annemle aynı yatakta yatıp uyuduk, sabahlara kadar süren çok zevkli sohbetler dolayısıyla…Özgür abim, her işini bırakıp, bir dediğimi iki etmeden, özel şoförüm gibi beni hızla sağa sola taşıdı. Özgürcüm benden birkaç yaş küçük ama geçen gelişimden beri, ona Özgür abi diyorum. Belki evlendiği için, belki araba kullandığı için, belki saçında birkaç tel beyaz gördüğüm için, belki beni bir abi gibi koruduğu için. Geçen yaz kazma gibi Antalya’ya tatile giderken, kendimi Amerika’da zannedip sadece kredi kartıyla yola çıktığımda, Özgür abim çat diye para göndermişti bana. Bir daha yakınından geçmemeye yeminli olduğum Kemer’de, ülkemizin güzelliklerini görmek üzere ilk defa yanımda getirdiğim Daniel ile birlikte, çalışmayan bankamatik önünde mahsur kalıp, ne yapacağımı şaşırdığımda imdadıma yetişmişti. ”Benim ülkemin insanı yardımseverdir” diye tanıttığım ülkemin bu son derece turistik kentine iner inmez, bir taksi şoförü tarafından üç kuruş para için kandırılıp, dağ başında Rus turistlerin arasında kendimizi bulmuştuk Daniel ile. Bize otel tavsiye etmesini rica ettiğim bakkal, ”ben nereden tavsiye edeyim oteli sana! her gün evden işe, işten eve! sanki benim derdimdi!” diye bağırdığında, Türkçe bilmeyen Daniel bile mesajı almıştı. Elimizdeki Türk parasının büyük kısmını taksiciye kaptırdığımız için, Antalya’ya inecek dolmuş paramız bile kalmamıştı. Şimdi Özgür abim olmasa, bana bankamatikten kartsız nasıl para çekileceğini uzun uzun anlatmasa, 45 derece güneşin altında pişen beynimizle aç bi ilaç ne yapacaktık acaba? Son paramızı, bir hamburgercide harcamıştık. Benim gördüğüm yerler içinde rahatlıkla, ”dünyanın en pahalı hamburgeri” diyebileceğim bir para ödemiştik üstelik.
Ankara’da İlke ve Taner’in evinde saatlerce güldüğümüz bir akşam geçirdik. Özgürle Oşkan da geldi. İlke, geçenlerde bir e-mailine geç cevap yazdığım ve ikincisine de toptan cevap yazmayı unuttuğum için bir süre, artık onu eskisi gibi yakın arkadaşım olarak görmediğimden endişelenmişti. Taner hemen ispiyonladı bunu, İlke mutfakta, evde bulunup da benim özlediğim şeyleri bir tepsiye doldurup sırayla getirirken. Bol sarımsaklı kök ıspanak bile yedim yahu! Eve dönünce, oturup İlke’ye komik bir e-mail yazdım. ”İşlerimin yoğunluğundan e-mailine cevabım gecikti, kusura bakma!” diye bir şey. Tabii ki hep çekirdek çıtladık. Üzerine kola içtik. Üzerine biraz daha güldük. İkisi de çok zayıflamış. Taner’in, ”haftaya çift idmanlara başlıyoruz İlke!” demesi üzerine iyice endişelendim ve bir ara İlke’ye, ”abi lütfen bu kadar abartmayın. Bari çift idman yapmayın. Günde bir kez spor salonuna gitmek yetsin” dedim. Sporu toptan kestiğim için bir yıl içinde on kilo aldım. Neyse ki boyumuz uzun, hala idare ediyorum biraz diye düşünüyorum. Bir ara ayağa kalkıp içeri giderken, ‘’sakın arkamdan bakıp, (amma da büyütmüş!) diye dedikodumu yapmayın haaa” dedim, elimle de belli yerleri kapatmaya çalışırken. Ama Taner, ”kapatabileceğini mi sanıyorsun!” dedi. Niyeyse Özgür abim, Oşkan, İlke buna çok güldü! Belki artık Washington’a döndüğüme göre, çift idmanlara başlaması gereken benim. Haftada birkaç gün spor yapabilsem, öpüp başıma koyacağım. Aslında kafa hazır. Daniel ile her pazartesi spora başlıyoruz kafamızda. Umarım bir gün fiziken de gerçekleştirebiliriz. Özlem dedi ki, ”ama Denizcim, eğlenerek kilo almışsın. O yüzden dert etme”. Doğru. Yemesi içmesi keyifli oldu. Daniel’ın pizzaları, ”aa yemezsen küserim” diye önüme koyduğu türlü çeşit yemekler, soğuk havada dışarı çıkmak yerine oturup televizyonda enti püften şovları seyretmek hakikaten de eğlenceliydi. Şimdi, yeniden sağlıklı yaşama dönüş yapmanın zamanı geldi.
Ankara’ya kısa seyahatimde, adının öyle yerli yersiz kullanılmasını sevmeyen canım dostum ile de görüşme fırsatı buldum. Bu sarı saçlı, çok çok ama çok akıllı arkadaşımla sohbetlerimiz hiçbir zaman yetmez. Sadece bir kez görüşebildik. Bana erken bir doğumgünü hediyesi verdi.
Bir başka faaliyetim ise, 21 yıldan sonra lise arkadaşlarımla bir araya gelmek oldu. Sağolsun Ayşen, öyle müthiş bir organizasyon yaptı ki, üç günlük seyahatimi bu toplantıya denk düşürdük. Sanki hiç ara vermemişiz gibi konuştuk, güldük. Çok çok iyi vakit geçirdik.
O günün bir başka özelliği, hem sınıf hem de takım arkadaşım olan Handan ile 20 yıldan sonra ilk kez buluşmamız oldu. Lise arkadaşlarıyla büyük buluşmanın birkaç saat öncesinde Handan ile görüşmek üzere sözleştik. Aramızda yıllar önce, çok saçma bir nedenden bir kopukluk olmuş ve sonra da, izini kaybetmiştim. O kadar fazla anı canlandı ki. Oşkan, saç düzleştiriciyi getirdi. Bu arada, gelirken bavullarım kaybolduğu için, emanet bir kıyafetle idare etmek zorundaydım. Özgür abim, bir önceki gün, ”neyse ki bavulunu kaybettiğin için hazırlanmanı fazla beklemek zorunda değilim” diye dalga geçmişti. Neyse zor bela hazırlandım, bir taksiye atladım ve Handan ile buluşacağımız kafenin yolunu tuttum. 13-14 yaşlarında küçücük kızlarken, çok gülmekten altıma yaptığım ve kahkahalarla kaldırımın kenarına yığılıp kaldığım gün aklıma geldi. Hep çok gülerdik. Her şeye gülerdik. Handan ile 20 yıldan sonra buluşmak, müthiş bir şey olacaktı. Takside elim ayağım titremeye başladı. Kafeye geçip oturdum. Ayağıma olan, tek bulabildiğim şey, topuklu bir çizmeydi. Kafam kapıya çarpmasın diye eğilerek geçiyordum kapılardan! 20 yıl sonra ilk kez buluşacağım Handan ve diğer lise arkadaşlarımın karşısına, bavulumu kaybettikleri için böyle emanet, üzerimden düşen kıyafetlerle çıkacaktım. Ama kıyafeti kim ne yapsın? Handan’ı bir süre ellerim titreyerek, birini diğerinin üstüne attığım bacağımı sık sık değiştirerek ve kafede beni meraklı bakışlarla süzenlere gülümseyerek bekledim.
Sonra Handan geldi. Nefes nefeseydi. Yanlış bir sokakta indirilmiş ve geç kalacağı korkusuyla bu kafeye depar atmıştı. İnsanın çocukluğuna yeniden bir ziyaretiydi bu büyük buluşma. Handan tamamen aynı Handandı. Saçlarını, özellikle okuldaki gibi kıvırcık bıraktığını söyledi. Öyle duygulandık ki, uzun süre gülmeyle karışık bir ağlama aldı başını gitti. Bu kadar uzun boylu iki kadını etrafta görmeye alışkın olmayanlar, yine meraklı bakışlarla bizi süzüyordu. Üstelik masada elele tutuşup ağlaşıyorduk ve kahkahalar da atıyorduk. Belki de sırf bu buluşma için, 20 yıl görüşmemeye değdi diyebilirim. Ama bundan sonra, bir 20 yıl daha beklemeye niyetim yok.
Sevdiğim bir çok arkadaşlarım var. Onları, bu kısa sürede arayamadığım için üzüldüm. Ne yazık ki zaman yetersizdi. Umarım bir dahaki gelişimde telafi edebilirim. Görüşsem de görüşmesem de, bütün dostlarıma, ki onlar kendilerini biliyorlar, buradan selam ve sevgilerimi gönderiyorum. Çok yaşayın!
Çok zorlu bir yolculuğun ardından Washington’a geldim. Yolculuğumun hikayesini ayrıca yazacağım. Seyahatler çok güzel. Ama eve dönmesi de güzel. Sabahtan beri, ağzımda memleketten şarkılar var ama nereden takıldı bunlar dilime emin değilim. Bir tanesi, ”haniii oooo saçlarıııınaaaa taç yaptığım çiçekleeeeer, hani ooo…” Bir diğeri de şu: ”tarlaya…eeektim soğaaaaan. tarlaya ektiiiim soğaaaaan…”.
Zerrincim, Pınar mesajını iletti. Yazılarımı sevdiğine çok memnun oldum. Kucak dolusu sevgiyle.


Links to this post

Aralık ayı gelince, çoğumuzu alır bir telaş. Geçmiş yılın bir değerlendirmesi yapılır kabaca. Yeni yılda, yeni bir sayfa açma umudu vardır. Pazartesi başlanan rejimler gibi, Ocak ayı gelirken de, ”artık herşey çok başka olacak” havasına gireriz. Ne başka olacak? Bu kafayla, aynı tas aynı hamam, döner durur kervan. Aslında bir şeyleri değiştireceğiz diye uğraşıp didinirken, ne mesaj veriyoruz evrene? Ne kendimizden, ne etrafımızdan memnun olmadığımız mesajını.

Bugün ilk defa, Oprah dergisini aldım. Kapağında, Oprah’nın 2005 ve 2009′a yaklaştığımız bugünlerde çekilmiş iki resmi yan yana duruyor. 2005 yılında çekilen resimde Oprah, göbeği açıkta bırakan çok şık bir spor kıyafetiyle görülüyor. İncecik, sağlıklı. Günümüzdeki resme gelince, üzerinde yine şık olmasına şık bir spor kıyafeti var Oprah’nın. Ama, epeyce kilo almış olduğu görülüyor. Özellikle iki resim yan yana olunca bariz belli. Resimlerin üzerinde, Oprah’nın ağzından şöyle bir yazı var, ”bunun bir kere daha başıma gelmesine nasıl izin verdim?”.

Oprah Winfrey, ABD’nin en çok kazanan talk şovcusu. ”Ben şu kitabı çok sevdim” diyor, o kitap hemen en çok satanlar listesinin başına oturuyor. Çok sempatik. Hatalarıyla, sevaplarıyla öylece karşınızda. Kendi hayatını da bir çok yönüyle olduğu gibi paylaşma cesareti gösterdiği için de, seyircisiyle iletişim kurabiliyor. Kaç kişi var Amerika’da, dergi kapağına bugünkü şişko resmini koymaya gönüllü olacak? Üstelik Oprah, defalarca kilo alıp vermiş birisi. Hangi haliyle karşınıza çıkacağı belli değil. Sürekli değişiyor. Dergideki yazıda Oprah, her daim ince ve parıltılı ve genç kalabilmeyi başarmış Tina Turner ve Cher ile yaptığı röportajı anlatıyor. Şöyle diyor Oprah, ”Tina Turner ve Cher arasında dururken, kendimi şişko bir inek gibi hissettim. Kaybolmak istedim. Röportaj yaparken, şöyle düşünüyordum: Burada gerçek yaşlı kadın kim? Benim. Onlar sadece ışıldamakla kalmıyor parlıyorlar”.

Ne yalan söyleyeyim, o kadar işe yaramaz programları izleyen ben, Oprah’nın programından sıkılırım. Hanım teyzelerin stüdyoda oturup, ”onu okuyun, bunu yüzünüze sürün, şu egzersizi yapın” konuşmaları biraz baygınlık verici geliyor bana. O yüzden, markette kasada beklerken, kapağını ilginç bulduğum için alıp okuduğum dergi beni şaşırttı. Hiç fena bir dergi çıkmadı. İçinde bir çok okunacak, kaliteli yazı buldum.

Oprah’nın kendini içinde bulduğu durum, çok insani. Tabii büyük bir sanayii de var burada. Oprah’nın zayıflamak için yaptığı diyetler, diyet içecekler, onu zayıflatmaya çalışan Bob Green gibi vücut geliştirme uzmanları, kitaplar, reklam gelirleri sözkonusu. Hangi kitabı okuyacağına, kime oy vereceğine, hangi yüz kremini kullanacağına Oprah’nın liderliğinde karar verenler, onun nasıl zayıflayacağını da takip edecek.

Çok küçüklükten beri, ”planlı olalım, disiplinli olalım” diyen öğretmenlerimin sözünü dinleyen ve her yıl, yeni yılda nasıl bir Deniz olmak istediğim üzerinde, önemli bir proje üzerinde çalışır gibi çalışan ben, bir süredir bu alışkanlığımı bıraktım. Küçücük bir kızken saçımı taa tepeden at kuyruğu yapardım, böyle planlar projeler hazırlığına girişmeden. Niye? Hani ”Kara Murat” filmlerini bilirsiniz. Siyah-beyaz dönemden. Kartal Tibet, Kara Murat’ı oynardı. Pek de bir yakışıklıydı. (Ama ben Ediz Hun’a aşıktım, o ayrı.) Sokakta oyun oynarken herkes Kara Murat olmak ister, ben Camoka! Camoka kötü adam tabii. Alnı açık ama, tam tepeden uzun saçlarını at kuyruğu yapıyor, at üstünde giderken o saçlar bir sağa bir sola sallanıyor. İlkokul ikinci sınıfta çok başarısız bir çete kurma deneyimim olmuştu, biraz Kara Murat’tan, biraz da ”Gizli Yediler” kitaplarından özenti. Tuğba, Halide, ben başrollerdeydik tabii ama başka bir kaç kız daha vardı sınıftan. İsmimiz de olmalıydı. Benim önerdiğim ismi açıklıyorum: ”Kara Kelebekler!”. Öbür kızlar tutmadı tabii. ”Ya kara olmasın beyaz olsun” buyurdular. Ben de, adı Beyaz Kelebekler olan bir ”gizli” kuruluşa katılmayı hiç mi hiç uygun bulmadım. Toptan keyfim kaçtı. Zaten beş dakika sonra herkes unuttu.

Neyse ben böyle projelerimin üstüne giderken, saçlarımı tepeden toplayıp Camoka oluyordum. Camoka şöyle şöyle yeni yıl planları yapıyordu o zamanlar, ”derslerime daha çok çalışcam, Özgür’ün kafasına vurmiycam, onu da oyunlarda oynatıcam, bütün derslerim beş olacak, paramı boşa harcamayacağım, tutumlu olacağım, anneme evde yardım edeceğim, tenisçi olacağım vs”. Bu planlara her yıl, hayatımdaki gelişmelere göre bir şeyler eklendi: Nasıl daha iyi bir basketbolcu olunur, şu kadar kilo ne kadar zamanda verilir, üniversite sınavına nasıl hazırlanılır, 30 yaşına gelmeden yapılması gerekenler.

En zoru, listenin uygulamasıdır. Camoka’nın saçlar bile işe yaramaz. Acaba at eksik de ondan mı? Daha Ocak bitmeden, liste hasır altı edilir. Koca bir yıl vardır, bunları yapmak için. Yıl sonu gelince de, bir önceki yıl yapılamayanlara, yeni umut ve istekler de eklenerek yeni ve daha uzun bir liste elde edilir. İşte böyle böyle bugüne geldik. Bugün, telefonda bir arkadaşım dedi ki, ”abi sen her zaman tuttuğunu koparan bir kız olmuşsundur”. Bu laf kulağıma yabancı gelmiyor. Daha önce başka bir arkadaşımdan da duymuştum, benimle ilgili benzer bir yorum. ”Kafasına koyduğunu yapar”. Böyle bir imajımın olması güzel. İyi de ben içimde hiç öyle hissetmiyorum. Belki de gözüm hep, yapmayı tasarlayıp da gerçekleştiremediğim maddelere takılı kaldığı için. Belki, ”bu yıl da şunu şunu başardım, aferim bana” demeyi esirgediğim için.

İşte bu davranış kalıbı bizim başımızı belaya sokuyor. O zaman hep, aklımız gelecekte bir yerlere takılı kalıyor, iyisiyle kötüsüyle bugünü kaçırıyoruz. Hep bir sabırsızlık. Şu da olsun, bu da geçsin, pazartesi gelsin, yeni yıl geçsin de…O hedeflediğimiz yerlere geliyoruz, yüzümüzde bir anlık gülümseme, sonra o da geçip gidiyor. Peki ne için bu kadar endişe, çaba?

Geçenlerde okuduğum bir yazıda, yeni bir yaklaşım öneriliyordu. Diyor ki, ”bir kere de kendini olduğun gibi kabul et, değişmeye çalışma”. Bilmem deneyecek miyim? Acaba Camoka’yı bir süre rafa kaldırabilecek miyim? Yeni planlar, yeni projeler, bu sene öğrenilecek şeyler diye vakit kaybetmek yerine sakin sakin yerimde oturup huzur duyabilecek miyim? Yapabilir miyim hiç bilmiyorum.

Bu yıl, yeni yıl planı yapmıyorum. No new year resolutions! Buyur bakalım 2009. Oprah gibi, Amerikan başkanlık seçiminde kimi tercih ettiği önem taşıyan, başarılı, güçlü bir kadın bile kendisini ”şişko inek” gibi görüyor, kendisini değiştirmeye çalışıyorsa, belki de yanlış olan ”daha iyi” olmaya yönelik tutumumuz. Belki de hayatta her şey olması gerektiği gibi. Niye kabul edemiyoruz, öyle olduğu gibi?

Daha bir şeyler yazacaktım ama uykum geldi. Saat geç olmuş. Zaten Daniel bayram yazım üzerine, ”amma uzun yazmışsın. Bu kadar uzun yazıyı kimsenin sonuna kadar okuduğunu zannetmiyorum” diye bir yorumda bulundu. O yüzden ben kaçıyorum. Hadi eyvallah.



Links to this post

Bazen bayram bana geç geliyor. Tabii tabii, deliye her gün bayram ama, bayram bazen bana hiç uğramıyor. Birileri hatırlatmazsa unutuyorum. Bazı arkadaşlarımdan gelen e-mailler ve telefonlarla hatırlıyorum. Galiba, hatırlamak istemiyorum. Çünkü biliyorum ki annem dolmalar, börekler, kızartmalar yapmış, teyzemler, dayımlar, ikizler, kızlar, Özgür abimle Okşan, merdiven çıkmaya gücü yettiyse belki anneannem de katılmış kocaman sofrada bayram yemeği yemişlerdir. Üzerine çay içmiş, çok yüksek sesle aynı anda konuşup gülmüş, eğlenmişlerdir. Nitekim öyle de olmuş. Sonradan annem doğruladı bu tahminimi. Biz Özgürle küçükken bayram sofralarında sürekli kaş göz işaretleri yapıp birbirimize gülerdik. Hele bir bayram sofrasında, öyle komiklikler olmuştu ki ikimiz de inanamıştık. Özgür dönüp bana, ”kendimi Levent Kırca’nın skeçlerinden birinde zannettim” demişti.

Burada yaşayan bir arkadaşımla lafladık biraz telefonda. Bayramı nasıl geçirdiğimi sordu. İşte şöyle geçirdim: Birinci gün, dişçiye gittim! Gurbette bayram ne gezer? Danielcım da benimle geldi. Metronun yetişmediği bir yerde olduğu için dişçinin ofisi, taksiye bindik. Hava bir soğuk bir soğuk. Avustralya’nın 15 dereceye inen kışlarını ”çok soğuk” zanneden Daniel, kuzey yarım küreye taşınınca, hanyayı konyayı anladı tabii, son bir kaç senedir. Ben hep çok üşüyen bir insan olduğum için, kış mevsimini hiç tutmam. Dolma gibi giyinirim hep. Yine de üşürüm. Daniel, benim, ”palto giy, montunun fermuarını lütfen çek, şapka tak, atkı al, sana eldiven almamız lazım” uyarılarımı pek dinlemiyordu başta. Dişçiye gittiğimiz gün anladı. Yolda durup eldiven aldık ona. Ben utanmasam ve de taşıması zor olmasa en kalın battaniyeye sarınıp dolaşacağım valla. Yani bu Washington’un soğuğu pek pis oluyor. İnsanların soğuktan donup öldüğü bir hava bu.

Dişçimiz Dr Chen (Daktır Çen), çok tatlı bir adam çıktı. Beni ona gönderen ”esas” dişçimin zannettiği gibi korkulacak şeyler olmadığını söyledi. Köprü denilen şeylerin nasıl temizleneceğini uygulamalı olarak gösterdi, ben de ayna tutup izledim. Dr Chen, beş kere falan bana ”ay sen çok gençsin” dedi. Ben de hani gencim kabul ederim de, o kadar da değil. Sonra anladım ki, Bethesda denilen yaşlı, emekli mahallesinde olduğumuz için, muhtemelen Daktır Çen’e gelenler 80-90 yaşlarında. Ben, dişçinin gözüne genç gözükmüş olmalıyım onlardan sonra. Esas dişçim, çektiği x-reyi meğer göndermemiş Daktır Çen’e. Neyse ki Daktır Çen, rahatsızlık duyarsam onu aramam için ev ve cep numarasını verdi. Aferim, böyle şeyler yapmazlar burada. Valla Amerika’da, ”beni Türk doktorlarına emanet edin” lafının kıymetini anladım. Beni Türk daktırlarına emanet edin! Buradaki sağlık sistemi ve doktorları hiç mi hiç beğenmiyorum. Bazen duyuyorum Türkiye’den kalkıp buraya gelenleri sırf doktor için. Ben olsam gelmezdim, ne yalan söyleyeyim. Bir kere kalite düşük. Denetim mekanizması yok. Ve sigorta sistemi, soygun esasına dayalı. Dünyanın parasını ödediğiniz iyi bir sigorta şirketi var diyelim mesela. Hani olmasın, kimsenin başına gelmesin ama, mesela Obama’nın annesi yazık öyle vefat etmiş. Kadıncağız kanser olmuş, sigorta şirketleri aylık ödediği primleri yükselttiği gibi, o masrafı ödemeyiz, bu masrafı ödemeyiz diye tutturmuşlar. Annesinin telefonda sigorta şirketleriyle konuşmalarını dinleyip üzülen genç Obama, bu çaresizliği gördüğü için, bugün sağlık sistemini düzeltmeyi öncelikleri arasında sayıyor. Valla başarılar. Nasıl düzelecek ben göremiyorum.

Bir ara, Amerika’da diş yaptırmak o kadar pahalıya mal oluyordu ki, diplomat bir arkadaşım, ”dişçiye vereceğim parayla Türkiye’ye uçar, ailemi, arkadaşlarımı görür, dişimi de orada yaptırır gelirim” demişti. Öyle de yapmıştı. Bugünlerde dişçi fiyatları Türkiye ile Amerika arasında çok farklı değilmiş anladığım kadarıyla. Neyse, Daktır Çen dişime floss yaptıktan sonra ödediğim parayı açıklıyorum: 120 dolar! Sigortamın, dişi de kapsadığını sanıyordum. Dişçinin sekreteri sigorta şirketini aradı, emin değillerdi. Aetna diye bir yer varmış, orayı arayacağım da soracağım. Ölme eşeğim ölme. Bir yandan da çalışıyoruz biz, bir işimiz var. Ayrıca sanal çiftliğimin domateslerini ekip biçmek, hasadı toplamak gibi önemli hobilerim var. Daniel, ”herşeyin bu kadar zor olmasına inanamıyorum” dedi bana. Ben hep söylüyorum. Her yeri çatlak bir bürokrasi ve yaptıkları işte yeterli kapasiteleri olmayan, kurallar kitabıyla sınırlanan, yaratıcılık ve esneklikten muzdarip insanlar bu ülkede sıklıkla karşımıza çıkıyor.

Dişçi macerasından sonra, bir Japon lokantasına gittik Daniel ile. Çok sıcak bir çorbayı paylaştık. Arkasından, bir kitapçıya gidip kahve içtik. Dişçiye gitmek zorunda olmasam, bu soğukta burnumu dışarıya uzatmazdım aslında. Ama dışarı çıkmak iyi oldu. Kitapçıda evrenin oluşumuyla ilgili bir dvd seçtik. Koskocaman bir dünyanın ortasında kendimizi bir şey zannettiğimiz, küçük küçük şeylerle uğraştığımız hayatlarımız aslında, başka büyüklüklerle kıyaslanınca hiç kalıyor. Şu evrenin nasıl işlediğini bir öğrensem, başka da bir şey istemiyorum. Ama elektrik denilen şeyin aslında nasıl işlediğini daha yeni öğrenmiş birisiyim. Biraz haddimi bilmem lazım. Daha gidecek çooook yolum var ve belki de evreni kavramanın yolu, imkanı yok. Elektriği de, bu işlerden anlayan yetkili kişi olarak Daniel’a sordum. Dedim ki, ”tamam ben bunu okudum kitaplardan. Denileni de anlıyorum. Ama elektriğin nasıl çalıştığını tam olarak kavradığımı söyleyemem. Sen bir mühendis olarak bana bunu anlat lütfen!”.

Önce bir anlattı, aradan bir iki gün geçti, ben kafamda bazı şeyleri tarttım, hazmettim. Sonra bir kere daha anlatmasını istedim. Ancak ondan sonra, elektrik nasıl birşeydir, kafamda hayal edebildim ilk defa. Buraya yazmıyorum, çalışın, öğrenin. Sonra aranızdan bazıları, ”haa haa hala öğrenememiş” demeye kalkar, benim kafam atar.

Kitapçıdan sonra, bu kışı böyle evde geçirirsem ve bu hızla kilo almaya devam edersem, yaz mevsimine, kış uykusundan uyanan bir ayı olarak kalkmak istemediğime kanaat getirdiğim için, aylardan sonra spor salonuna gittim. Kapıdaki çocuk, elli saat neden uzun zamandır ortalarda görünmediğimi, kocamın da gelmediğini kafama kaktı. Amerika’da spor yapmamak çok ayıp bir şey. Kilo almak da öyle. Ben geçen yıldan beri spor salonuna çok az uğradım. Bugün, üç haftadır beni görmeyen bir arkadaşım, ”yüzünü unutacağım, artık görüşelim” deyince, ”top gibi oldum, yuvarlanıp gidiyorum” dedim. Bu arada, soyunma odasındaki aynada, üzerimdeki eşofmana takıldı gözlerim. Eşofman epeyce bir çekmişti. Kocam sağolsun, ben haber peşinde koştururken, iyilik olsun diye ne bulursa yıkıyor. Böyle bir alışkanlığı var. Çamaşır yıkayan koca nerede bulunmuş, şikayet etmiyoruz tabii. Ama bazı şeyler çok sıcak suda yıkanınca çekiyor. Şimdi benim boyu dizime kadar çeken bir yün pantolonum ve büstiyer olarak kullanabileceğim bir mavi kazağımın yanı sıra, fena halde kısalmış bir eşofmanım da oldu.

Üzerimde bu eşofmanla, ”nereden çıkardım bu soğukta başıma spor yapmayı” diye içimden söylene söylene gittim koşu bandına çıktım. Beş dakika yavaş yavaş yürüdüm. Sonra yavaştan koşmaya başladım. Yanımdaki koşu bandına bir kız çıktı. Yan gözle görüyorum. Kız ısrarla bana bakıyor. Amerika’da öyle gözünüzü birisinin üstüne dikmek çok ayıp. Türkiye’de ısrarla bakılması normaldir. Hatta, ”ne bakıyosun yaa” dersiniz, ”bakharım saa ne?” diye de cevap alırsınız. İşte bu kız da bana böyle bakınca, anlamalıydım Türk olduğunu! hahaha. Bir döndüm, Yelda. Ne güzel sürpriz.

Yelda kick box yapmaya gelmiş. ”Tamam” dedim. ”I got my call. Ben de kick box yapacam”. Çıktık salona. Kafasında beyzbol şapkası, uzun siyah saçları örülmüş, iri yapılı bir siyah kadın, kollarını kavuşturmuş, önümüzde dikildi birden. Hesap sordu, kimdik, neyin nesiydik, niye gelmiştik. Ezik ezik cevapladık. 55 dakikalık dersi verecek hocamız Tamara’ydı bu. Genelde beklediğimden daha iyi çıkardım dersi. Ama bir yerde toptan ne yaptığımızı kaybettim. Bir baktım, bir ara bütün sınıftakilerin yüzü bana dönük, tekme yumruk benden tarafa doğru ilerliyorlar. O zaman anladım, benim bir yerlerde yanlış yaptığımı. Tamara koşarak geldi yanıma, ”beybii, beybiiiii yapabilirsin!” diyor. Bu beybi de nereden çıktı? Tam benim önümde durdu ki, hareketi kavrayabileyim. İki havaya yumruk sağdan, iki tane soldan, bir sol tekme, arkanı dön, geriye tekme, diğer tarafa dön, tekrar baştan yumruklar! Müziğe uyacaksın, hareketleri kaçırmayacaksın ve başkalarına bakınca da şaşırıyorsun, çünkü onlar arasında da şaşıranlar var. Neyse ben yine de kendimi tebrik ettim, nefes darlığından ölmeden dersi geride bırakabildiğim için.

Bu kick box hikayesinin yapıldığı sınıfın her yeri camla kaplı ve spor salonunda başka şeylerle meşgul olan herkes de, bu müzikli, hareketli sınıfı izliyor tabii. Dışarı çıkınca, oradaki hocalardan bir kız, ”aa nasıl eğlendin mi sınıfta?” diye sordu sırıtarak. O zaman acı gerçeği anladım. Gayet dorky yumruk ve tekme sallayarak kick box yapıyorum zannederken, bu hatun ve daha kimbilir kimler kimler ”aha haaaa” diye gülüyordu. Hak vermeden de yapamayacağım tabii. ”Napoleon Dynamite” diye bir film vardı, seyretmeyenlere ödev veriyorum, hemen seyredin. Orada filmin sonunda bir dans sahnesi var, aslında çok başarılı ama, çok da dorky. İşte ben de kendimi o filmdeki Napoleon gibi hissettim. Hatta koşarak olay mahallinden uzaklaşmak bile geldi içimden.

Çıkarken Tamara, Yelda ile bana, ”haftaya yine görüşüyoruz derste!” diye bağırdı. Öyle bir hisse kapıldım ki, haftaya gitmezsek Tamara gelip Yelda ile beni bulacak ve dövecek. O yüzden, gitsek iyi olur. Sonra Yelda ile gittik tavuk aldık bakkaldan. Eve geldik. Daniel tavuklu sandviç hazırladı. Onu oturduk yedik, bayramlaştık. Spor yaptım diye hücrelerime kan gitti, iyi hissettim, biraz kendime geldim. Bayramın ikinci gününü ise haber yazarak geçirdim. Şikayet edemem, eğlenerek çalıştım.

Tabii, arife günü başımdan geçenleri anlatmazsam olmaz. Aslında bunu anlatmayacaktım. Ve her şeyi de anlatamam. Çünkü olayın içinde geçen arkadaşım, ”Deniz bunları yazmayacaksın blogunda değil mi?” dedi. Yazmıycam ama biraz yazıyorum, kızmazsan ”Adının Açıklanmasını İstemeyen Arkadaşım”. Şimdi, bu Adının Açıklanmasını İstemeyen Arkadaşımın baş harflerinden oluştuğu için onu kısaca AAİA olarak analım. AAİA, Yelda, ben, bi de Daniel yemek yemeye gittik. Aslında baştan kararlaştırmamıştık ama olaylar bizi bir şekilde buluşturdu ve hadi birşeyler atıştıralım dedik. Epeydir konuştuğumuz ama gerçekleştiremediğimiz bir şeydi. Hava nasıl soğuk nasıl soğuk. Tir tir titriyoruz. Gitmeyi kararlaştırdığımız lokantanın önünde, ”pazar günleri 6′da açıyoruz” yazmasın mı! Yaklaşık bir kırk dakika zaman var 6′ya. Etrafta da gidilecek yerler var ama biraz yürümek lazım. Bu soğukta duramıyoruz.

En yakınımızda, hiç gidilmeyesi bir yer var. Bu yerin bizim için tek çekici özelliği, gitmek istediğimiz lokantanın dibinde olması. Bir özelliği daha var aslında ama yazmıyorum. ”Hadi be” dedik, gözümüze kestirdik, kırk dakikalığına, bizim lokanta açılıncaya kadar, orada oturmaya karar verdik. Biz içeri girer girmez bir sessizlik oldu. Yavaş yavaş masaların etrafından dolaşırken, bütün gözler şaşkınlıkla bizi izliyordu. Kırk dakikayı zor ettik ama en azından üşümedik ve bol bol güldük. Sonra, baştan beri gitmek istediğimiz yerde iyi vakit geçirdik.

Çıkışta, o adının açıklanması istenmeyen yerin önünde bir takım siyah, kocaman pazulu adamlar itişmeye başladılar. Ben böyle durumlarda koşarak uzaklaşmak gerektiğini bilmeme rağmen, olduğum yerde durdum kaldım, adamlara bakıyorum. Daniel koluma girip beni uzaklaştırmasa, öyle de donakalmıştım herhalde.

Hepinizin bayramını kutlarım. İyi bayramlar. Üşütmeyin bu soğuklarda.



Links to this post

Uzun zamandır Amerika’da yaşamaktan, gerek iş için, gerekse içinde yaşadığım kültürü derinlemesine anlayabilmek için çoğunlukla İngilizce yazılmış kitaplarla geçiyor vaktim.

Ben edebiyatı çok severim. Öyle böyle değil. Ve sonradan öğrenilmiş hiçbir dil, ne kadar iyi öğrenmiş, kanıksamış olursanız olun, kendi diliniz kadar anlamlı gelmiyor. Türkçe iyi yazılmış bir yazının tadını hiç bir şeyden almıyorum. Ekmek, su, bana bir de kütüphane verin, size uğurlar olsun. Bazen İngilizce rüyalar görüyorum. Arada kendimi İngilizce düşünürken yakalıyorum. Bazen arkadaşlarımla şakalaşıyorum, ”yarısı İngilizce yarısı Türkçe düşünen ve konuşan, her iki dilde de tam olamayan birisine dönüştüm” diye.

Ben bu meslekte bir stajyerken, Amerika’da uzun yıllar geçirdikten sonra Türkiye’ye gelen Tansu Çiller’in konuşmalarındaki atasözleri ve deyimlere gülerdim. Bunları hem kendi içinde hem de birbiriyle karıştırırdı. Hatırladığım bir tanesi, ”kol kırıldı, yeğenim içinde kaldı” gibi birşeydi. Google’dan bakın çok lazımsa tam doğrusu.

Aynı şeyin başıma geleceğini düşünmemiştim o zamanlar. Bir kaç sene önce, bir grup Türk meslektaşımla Washington’da bir basın toplantısı öncesinde sohbet ederken, çok bilinen bir atasözünün doğrusunun ne olduğunu tartışmıştık. Herkes birbirine yakın birşeyler söyledi ama hiçbiri kulağımıza doğru gelmedi. Dili iyi kullanmak bizim işimizdi. Ama başka dilde yaşıyorduk her gün. Başka dilde okuyorduk gazeteleri, başka dilde televizyon izliyorduk. Bu, ”kolumuz kırık, yeğenimiz içinde” halimize gülmekten başka yapacak şey yoktu.

Bu ülkeye geldiğimden beri, kültürü tanımak için elimden ne geliyorsa yapıyorum. Gazetelerin fal ve dert anlatılıp tavsiye istenen köşelerini baş tacı ettim. İnsanların umutlarına ve dertlerini nasıl anlattığına bakarak çok şey öğrenebilirsiniz. Amerikan siyasetini zaten iş gereği izliyorum ve bununla ilgili her dakika yeni bir kitap çıkıyor. Bazılarını okuması çok zevkli. Özellikle, bildiğinizi düşündüğünüz yakın geçmişteki bir olayın ”perde arkası” anlatılıyorsa. Ayrıca büyük bir keyifle okuduğum başka kitaplar da var.

Türkçe kitaplar, biraz fantazi. Bir yakınınız gelecek de Türkiye’den, bir tane de size bir kitap getirecek. O kitabın sizin zevkinize hitap etme ihtimali her zaman yüksek olmayabiliyor. Bazılarına göre böyle ”garanti” yazarlar var. Türkiye’den gelen arkadaşlar, tanıdıklar, mesela Orhan Pamuk kitapları getirir hep. İkincisi Ahmet Altan’dır. Yıllar içinde, aynı yazarların aynı kitaplarından birkaç adet biriktirdim. Her zaman elinde sürpriz bir kitapla gelen tek istisna bir tanıdığım var. Çok garip, kimsenin okumayacağı tarih ve sanat ve edebiyat eserleridir bunlar. Müthiş bir keyifle okursunuz hep. Edebiyat zevki, sahaf sahaf gezmek, bir hazine arar gibi yazarları keşfetmektir benim için. Bir yazar keşfedersiniz ve kitabın sayfalarından okurken bal damlar. Böyle insanın içini hoş eden, taa kalbine giden kitaplar vardır.

Siyah çerçeveli gözlükleriyle koltuğuna çekilip, taşıması bile zor kitapları büyük bir hızla okuyan, sonra okuduklarından öğrendiğini bizlerle paylaşan babama çok özenirdim. Küçücük bir rafım vardı, o rafı kitaplarla doldurursam dünyalar benim olacak diye düşünürdüm. Haftalığım vardı, gidip bir kaç kitap alırdım ve hepsini kısa sürede okuyup bitirirdim. Özenle o kitap rafına dizerdim. Kaç tane ”Suna tatilde!” serisinden almam lazım acaba?

Bana okumayı annem öğretti. Evde, üç yaşındayken olan olayları nasıl hatırladığıma şaşarlar hep. Özgür abim, ”hadi lan! nerden hatırlıycan” derdi. Ama evin büyüklerinin, ”aaa hakkaten de öyle olmuştu, ben bile unutmuşum” benzeri tepkileriyle, benim doğruyu söylediğime o da ikna oldu zamanla. Okul öncesinde annem bir tablo hazırlamıştı. Harfler, bir büyük bir de küçük olarak yazılıydı üzerinde. Ah şu K harfi yok mu! ”Bilmiyorum işte, K mıdır nedir, git başımdan anneeeee”.

Valla ben daha geçenlerde anladım, annemin yaptığının ne büyük bir şey olduğunu. Kızardım ona eskiden. Zora gelmek istemez çocuklar. Ama annemden korkmasam, iyi bir öğrenci olamazdım gibi geliyor. Ailecek beni çok çalışkan zannettikleri bir ortaokul dönemim olmuştu, lisede hemen üzerimden attığım bir dönem. ”Ay Deniz 8 alsa ağlamasını taaa evden duyardık” diye bütün sohbetlerde kahkahalarla anlatılır. Halbuki ben 8 aldığıma hiç üzüldüğümü hatırlamıyorum. Anneme 8 aldığımı nasıl söyleyeceğime üzülürdüm. Yüzünde bir endişe belirirdi böyle zamanlarda. Ya vazgeçersem? Ya okumazsam? Haksız da sayılmazdı. Bu okumama meselesinin geçmişi vardı. Bir gün, ”ben ilkokuldan sonra okumayı düşünmüyorum, haberiniz olsun” diye yemek masasında duyurmuştum bizimkilere. Beşinci sınıfı bitirmeme az zaman kalmıştı. Bunu ciddi ciddi, sokakta oynarken ve kırmızı çizmelerime bakarken düşündüğümü hatırlıyorum. Kararımı vermiştim.

Babam hemen, okumayanlara uygun meslekleri saymaya başladı. O yaz, ilkokulu bitirir bitirmez, yandaki apartmanın merdivenlerini silerek başlayabilirdim! Kapıcı arıyorlardı zaten! Bakkala çırak verebilirlerdi mesela beni. Hasan Amca ile beraber, okula giden diğer çocuklara leblebi tozu satacaktım o zaman. Kesekağıdından yapılmış küçük külahlarda şekerle karıştırılmış leblebi tozuna bayılırdık zamanında. Adamın ağzı dili birbirine yapışır, konuşamazsın, yutkunamazsın. Bu örnekler, benim ağlayarak masadan kalkmamla sona erdi. Mesaj açıktı. Okursam desteklenecektim ve yan gelip yatmak serbest olacaktı boş zamanlarımda. Okumazsam, çalışacaktım. Sıkıya gelemeyeceğimi o zamandan hissetmiş olmalılar. Bir kaç sene daha okula gitmeye katlanacaktım artık.

Bu konuşmanın ardından, hep bir alışkanlık haline getirdiğim ve gurur duyduğum, kanepede uyuma taklidine geçtim. Gözkapaklarım hiç kıpırdamıyordu. Çalışırdım bunun üzerinde. Kuzenim Tuba’ya sorardım hep. ”Tuba gözüm kıpırdıyor mu böyle, bir bak!” Annem ütü yapıyordu ve endişe içinde, ”ya gerçekten okumazsa? Zorla okutacak halimiz yok ya” dediğini hatırlıyorum. Korkuyordu. Annemle babam bana hep, ”bizim gibi olma” dediler. Yıllar sonra babam, ne dese dinletemediği için, hep kendi bildiğimi okuduğum için, ‘’senin sular idaresinde bir memur olmanı tercih ederdim” demişti bana. Niye sular idaresi dediğini bilmiyorum. Ne var yani, onu da olabilirdim, bir sakıncası yok. Annem, daima arkamdan iten bir güçtü. Bugün, istersem bakkal Hasan Amca’ya çırak da olabilirim, yan apartmanın merdivenlerini de silebilirim, alırlarsa sular idaresine de girebilirim veya başka birşey de yapabilirim. Ne yaptığınızın çok önemi yok. Ama annem bana, çok önemli bir şey verdi: ”Seçenekleri olan, kendine yeterli bir insan olma şansını”. Çocuklara biraz yön vermek gerekiyor. Dedim ya, bunu daha geçen gün anladım.

Amma da lafı dolaştırdım yine. Sait Faik’i anlatacaktım halbuki. Okulda kara tahta önüne çıkıp da ağladığım o müthiş günden başlayarak. Annem, birinci sınıfa başlarken, ”okulda herşeye parmak kaldır, bilmesen bile” demişti. Ben biraz salak bir çocuk olmalıymışım, denilenlerin çoğunu sorgusuz sualsiz yapar, ancak başım belaya girdikten sonra, neler olduğunu çakardım. Hayat Bilgisi kitabı vardı bizim zamanımızda. Yazının adı, ”Son Kuşlar”. Kim anlatacak bunu tahtada? Deniz gel sen anlat, madem bu kadar çok isityorsun anlatmayı! Hahahaha. Yazıyı çok beğenmiştim. Ama cümleleri papağan gibi tekrarlayamadım. Kalple yazılmış iyi bir yazıyı nasıl anlatabilirsiniz? Ancak kötü bir taklit olur. Ben de öyle tahtada kendimi bir sahtekar gibi hissettim. Bu güzel yazıyı, yazıldığı gibi güzel anlatamayacaktım. O yazı ancak, aynen okunursa o yazı olacaktı.
Sınıftakiler eğlenerek bana bakıyordu. Uzun bir suskunluktan sonra kek kük birşeyler söyledim, üç beş cümle, yerime oturdum. O Türkçe öğretmenini hiç sevmezdik. Notu kıttı. Asla 10 vermez, bununla övünürdü. Bir gün beni ayağa kaldırdı ve ”yazdığın kompozisyonda hiç bir eksik bulamadım. Ama bugüne kadar hiç kimseye 10 vermediğim için, hiçbir şeyin mükemmel olduğuna inanmadığım için sana da 9 veriyorum!” demişti. Yıllar sonra tesadüfen kızıyla tanıştım. 9 bile vermezdim. Başka da bir şey demiyorum.

Bu akşam, birden bire içimde, ”Türkçe okumalıyım” hissini duydum. Ne okumalı, ne okumalı? Gittim şu kitabı buldum: ”Sait Faik, bütün eserleri, mahalle kahvesi, havada bulut”. Ne güzel ne güzel ne güzel bir eser. ”Gramofon ve Yazı Makinesi” başlıklı olanını okudum. Ne kadar ince bir yazı. Uzun uzun gramofon ve yazı makinesinin kendisi için ne anlama geldiğini gayet entellektüel bir dille anlattıktan sonra, son paragrafta realitelere getiriyordu sizi. Öyle çok sevdim ki, buraya da yazacağım o son paragrafı. Ama elinize geçerse okuyun hepsini:

”…İşte arkadaşımın hayatında benim bildiğim, -yalnızken duyduklarımı yazmıyorum- böyle yerleri olan yazı makinesi ile gramofonu, bir kış günü kar lapa lapa yağarken birimiz gramofonu, ötekimiz yazı makinesini yüklenerek pek hoşlandığımız Yüksekkaldırım’a doğru götürüyorduk. Arkadaşımın şiddetle paraya ihtiyacı vardı. Sevdiği kız, sanatoryumdan çıkıyordu. Ne mantosu vardı, ne kombinezonu…Ayakkabıları, hem arkadaşımın, hem de kızınkiler su çekiyordu.”

Siz ne derseniz deyin, ben Sait Faik’in arkadaşının Orhan Veli olduğunu hayal ediyorum.

”Ben Sait Faik’in yazılarını beğeniyorum” demek zor geliyor. ”Ben kim oluyorum, ne haddime” diye düşünüyorum. Sait Faik, öyle kendisini beğendiğinizi söyleyince de kızabilir. ”Kınalıada’da bir ev” yazısında şöyle diyor:

”…İşte bu merak yüzünden hikayeci geçinirim. Hikayelerimi beğenmezler üzülürüm. Beğenirler, kızarım. Kendim beğenirim, budalalaşırım. Beğenmem, canım yemek istemez. Kınalıada’ya gelince…İşte onu pek merak eder, bir türlü inemem, bu gidişle inemeyeceğim de…”

Bu yazıyı okuyanların Türkçe güzel kitap tavsiyelerini bekliyorum. Hatta şiddetle teşvik ediyorum.



Links to this post