Bir kitap okuyorum. Uzun zamandır okuduğum en iyi kitap. Çiğdem tavsiye etti. İçinde masallar var. Masalların yorumları ise kadınların hem yüzeyde gördüğümüz hem de görünmeyen yüzüne, o herşeyin içinden çıktığı, herşeyin beslendiği büyük sessiz boşluğa işaret ediyor. Kitaptan bazı şeyleri anneme de anlatırken ve bir yandan da google'dan ''acaba Türkçeye çevrilmiş mi?'' diye bakarken, gördümki evet, Türkçesi de var. Her gençkıza lazım. Ben yerinizde olsam gider okurdum.

Kitabın adı ''Women Who Run With The Wolves''. Meali, ''Kurtlarla Koşan Kadınlar''. Yazarı Clarissa Pinkola Estes. Alt başlıkta ''vahşi kadın arketipi'' gibi bir şey daha var. Amazon'dan ısmarladığım kitabı elimde gören Daniel, ''nedir o?'' dedi merakla. Başlığını görünce de şöyle bir gözlerini devirdi. Kimbilir yine ne çoraplar örecektim başına. Ama merak da etti, ne ola ki bu vahşi kadın arketipi yani, değil mi ama? Ve bu kitabı okuduktan sonra bulanan kafamla kimbilir ne parlak fikirlerle ortaya çıkacaktım. Aynen de öyle oldu. :)

Önce hızlı hızlı okudum. Su içer gibi. Masalsı anlatım çok çarpıcı. Masallar aklınızda kalıyor. Yaşadığınız deneyimlerle nasıl çakıştığını görünce ve sizin benzer durumlarla karşı karşıya kaldığınızda ne yaptığınızı masal kahramanıyla karşılaştırınca çok şaşırıyorsunuz. Bana göre bütün masallarda temel fikir, kadının o sihirli, herşeyi yaratan kendi iç dünyasıyla temasını koparması veya iç dünyasına dönmeyi sık sık ertelemesinin, farkındalığını askılığa asıp sürekli dış dünyada yaşamasının ne kadar tehlikeli olduğu üzerine. Macera dolu hayatımız boyunca düştüğümüz tuzaklara işaret ediyor yazar. Bence çok harika bir ismi olan Clarissa Pinkola Estes'i burada alnından öpüyorum. Her masalın bir kenarında kendimi, arkadaşlarımı, annemi buldum. Bu özellikle bir kadın kitabı da değil, onu da söyleyeyim. Biraz kadınlar hakkında fikir edinmek istiyorsanız, ''ay bu kadınları anlamak imkansız'' diyenlerdenseniz, bu kitapla içinize azıcık ışık doğabilir. O ışık, kendi hayatınız kadar etrafınızı da aydınlatan bir şeye dönüşebilir. Ama anlayana tabii.

Kadınlar, toplumun çok ciddi haksızlığa uğrayan kesimi. Kadınların koşullarının iyileştirilmesi için bunca çaba da bu yüzden. Dün internetteki Türk gazetelerinden bir haber okudum. Dram. Daniel'a da anlattım. Muhafazakar bir aileden gelen bir genç kadın, biri zorla evlendirildiği adamdan, diğeri de sevgilisinden olan ikiz erkek bebekleri dünyaya getiriyor. Habere göre, sabah kocasıyla, akşam sevgilisiyle beraber olmuş. Şüphelenen koca DNA testi yaptırıyor ve ikiz bebeklerden sadece birisinin babası olduğu ortaya çıkıyor. ''Kendi bebeğini'' alıyor. Diğer bebek, anne kendine bile bakacak durumda olmadığı için kimsesizler yurduna veriliyor. Dahası kadın, peşine düşen erkek akrabalarından kaçmak zorunda. Yakalanırsa, ''aile namusuna sürdüğü lekeyi'' temizleyecekler. Daniel en çok bebeğin babasının, kendi oğlunu, ikiz kardeşinden nasıl mahrum etme hakkını kendinde gördüğüne şaştı. Ben, kendisini yaptığı hatalarla bu korkunç dramın içinde bulan kadına ve yetimhaneye verilen bebeciğe üzüldüm, resmen kalbimden kan aktı. Dünden beri bunu düşünüyorum. Kadınlar ezildikçe, kendi içlerindeki yaratıcı gücü keşfetmelerine izin verilmedikçe, desteklenmedikçe bütün toplum bunun acısını çekecek, bu acılar bir şekilde herkese dokunacaktır.

Kitaptaki masalların değindiği tonlarca kadın problemi var. Bunlar iç dünyamızda olup bitenlerin dışarı yansımasına ilişkin şeyler. Daha kitabı bitirmedim ama buraya kadar, beni en çok etkileyen bölümün ''hanım kız olma'' ve ''pençeleri sökülmüş olma'' ile ilgili olduğunu söyleyeceğim. Hepimizin şu ya da bu şekilde muzdarip olduğu bir mesele bu. Haksızlığa reaksiyon gösterememek ve hatta resmen işkenceye dönüşen bir durum karşısında bile ''savaş veya kaç'' temel tepkisini verememek. Kitapta anlatılan önemli bir psikolojik araştırma var. Bir köpeği kafese koymuşlar ve kafesin sağ tarafına elektrik vermişler. Köpek bir zaman sonra o tarafa gitmemesi gerektiğini öğrenmiş. Bunu öğrendikten sonra kafesin sol tarafına elektrik vermeye başlamışlar. Köpek bu kez, artık o tarafa gitmemesi gerektiğini öğrenmiş. Testin bundan sonraki kısmı çok enteresan. Bilimadamları, bu sefer kafesin her yerinden gelişigüzel şekilde elektrik vermişler. Köpeğin tepkisi şoke edici. Ne yaparsa yapsın bu herhangi bir yerden gelecek elektrik şokuna karşılık veremeyeceğini anlayan köpek, umutsuzluk içinde yere uzanıp kalmış. Kafesin kapısını açtıklarında kaçmasını beklemişler. Ama öyle bir umutsuzluk içine düşmüş ki köpek, kaçmaya kalkışmamış. Yani, gelişigüzel gelen elektrik şokuyla yaşamayı öğrenmiş! Yani, anormal bir durumla yaşamayı öğrenmiş. Kaçma refleksini bile unutacak kadar!

Estes diyor ki, işte kadınların yaptığı da buna benziyor. Kötü davranış, ilk keresinde bir şoka neden oluyor. İkincisinde daha az bir şoka ve zamanla alışıyorsunuz. Bu toplum tarafından üzerimize dayatılan imaj nedir? Kadın yumuşak olmalı, kadın hanımefendi olmalı, ölçülü davranmalı, kavgaya eğilimli olmamalı, herkese hoşlukla davranmalı. Ama Estes'e göre bu doğal değil. Doğada mesela kurtlar, sahip oldukları şeylere bir tehdit ortaya çıktığında ya o diyardan gidiyor, ya da kıyasıya savaşıyorlar. Kadınların ise, pençeleri sökülmüş. Kabaca kitaptan çevirdiğim şöyle bir bölümü aktarıyorum doğrudan:

''Aşırı iyi olmadaki problem, tsunami gibi, büyük bir dalga gibi yükselmesi ve birgün önündeki herşeyi yıkıp geçmesi. İyi olmak adına bir kadın çarpık ya da kendisine zarar veren bir düzene gözlerini kapatabilir ve bununla yaşamaya çalışabilir. Bu anormal durumu kabul etme çabaları, tepki gösterme, bir konuya işaret etme, değiştirme, doğru ve adil olmayan üzerinde bir etki yapmaya yönelik içgüdülerine de zarar verir. İçsel veya dış dünyasını tehdit eden bir durum karşısında bir kadının hala iyi ve düzene uygun hareket etme çabası, o kadını ruhsuzlaştırır. Bilgiden ve harekete geçme yeteneğinden yoksunlaştırır.''

Ben, kendisine çok çok kötü davranan eşlerinin tutumuna bile ''ama o da çok yoruluyor, çok stres altında'' diye bahane bulan kadınlara tanık oldum. İyi insan olmak, kötüye uymamak adına haksızlığa uğradığım bazı durumlarda ''büyüklük bende kalsın'' diye tepki göstermediğim oldu. Pençeleri sökülmüş hanımkızlarız biz.

Kitabı okurken okurken, ben o pençelerin yeniden yerinden çıktığına şahit oldum. O yüzden, hepiniz ayağınızı denk alın! Benim en sessiz, en düşünceli, karıncaları incitmeden yolda nasıl yürümesi gerektiğini tartan canım arkadaşım Yelda'ya bile ''Yelda bak böyle bir kitap okuyorum, ayağını denk al haaa!'' dedim. Ona böyle birşey söylemem tabii çok ironik olduğu için güldük.

Beni etkileyen masallardan biri Vasalisa oldu. Cinderella'ya benziyor, oradaki gibi Vasalisa'nın bir üvey annesi ve üvey kızkardeşleri var. Vasalisa, kötü kalpli üvey annesinin dediklerini yaparsa, kıskanç üvey kızkardeşlerle iyi geçinebilirse, içine düştüğü bu durumdan çıkabileceğini zannediyor. Kıskançlığın gücünü görmezden geliyor. Üvey anne ve kızkardeşleri, sözde sönen evin ateşini tazelemek için onu ormana bir cadının yanına gönderirken de gözünü bile kırpmadan yola çıkıyor. Onların her dediklerini yaptığı için. Ama üvey anne ile kızkardeşlerin umduğu, cadının Vasalisa'yı öldürmesi. Vasalisa, ormanda kazandığı deneyimler sayesinde öyle bir bilgiye sahip oluyor ki, evine geri döndüğü zaman, o bilginin ışığında üvey anne ve kıskanç kızkardeşler kül oluyorlar, Vasalisa üzerinde etkileri kalmıyor. Sembolik masal, iyilikle herşeyin üstesinden gelinebileceği saflığından vazgeçip gerçekleri görmeye, kötünün varlığını kabul etmeye ve ona uygun şekilde davranmaya davet ediyor sizi. Bu demek değil ki, illa kılıçları kuşanalım, savaşalım. Kötüyü, onun zulmüne katlanıp iyilik yapa yapa yeneceğiniz saflığını elden bırakmanızı öğütlüyor bu masal.

Gerekirse kılıç kuşanmasını da bilmek lazım. ''On Soruda Dalai Lama'' diye bir film izledik geçenlerde Daniel ile. Ben Dalai Lama'yı birkaç sene önce Washington'a geldiğinde tesadüfen gördüm. Bende çok derin iz bıraktı, o yüzden anlatayım. Amerikan kongre binasında bir toplantı izledim. O gün haber bakımından çok yoğun bir gündü. Bir haberden koşa koşa çıkıp kongreye gelmiş, zor bela, bu önemli haberin fotoğrafını çekmiş, ardından haberimi yazabileceğim yakında bir kafeye nasıl en çabuk gidebileceğim düşüncesiyle, kafamda ve kalbimde türlü sıkışıklıklarla kongrenin önündeki kocaman beyaz merdivenleri ikişer ikişer zıplayarak iniyordum. Birden o Budistlere özgü marun rengi kıyafetli insanı gördüm. Gözünde gözlükleri, gülen yüzü. Etrafında ona sevgiyle saygıyla davranan birkaç yardımcı insan. Bir tekerlekli sandalye getirdiler. Dalai Lama yaşlıydı, bütün gün programından yorulmuş olmalıydı. Amerika'da mekanlar o kadar büyüktür ki, yürü yürü bitmez. Bu adamcağızın, kongrenin o geniş meydanlarını, geniş koridorlarını yürüyerek geçmesi tabii realistik değil.

Dalai Lama beni görmedi bile. Ama ben ona öyle bakakaldım. Karşımda müthiş bir ayna olmuştu bu kırılgan, şefkat dolu bir ışık saçan adam. Ben, pis Washington kentinin, karışık, kirli, çıkarcı insanlarının arasında kendi işimi çabuk yetiştirme kaygısıyla, ne gelen baharı görüyordum ne de kendi insani ihtiyaçlarımı önemsiyordum. Ruhumu besleyen şeylerden çok ama çok uzaktım. Hızla koştururken duvara çarpmıştım. Bu adamla benim gittiğimiz yolun tezatlığı müthişti. Dalai Lama çoktan kongre binasına girmişti. Ben, merdivene oturup kaldım ve ağlamaya başladım. O gün hayatımda bir dönüm noktası oldu. Ara sıra durup nereye gittiğinize, neyi neden yaptığınıza bakmak çok önemli.

Şimdi gelelim filme. Dalai Lama'ya filmde şöyle bir soru soruluyor: ''Siz, şiddete karşısınız. Budizm felsefesi şiddetin karşısında. Ama hiç mi kendimizi savunmayacağız? Diyelim ki birisi eline taşı aldı, niyeti de kötü, üstümüze doğru geliyor''. Dalai Lama'nın cevabı beni şoke etti. Dedi ki, ''Kendini savunmak senin birinci görevin. Eğer başka yol kalmadığına inanıyorsan, canına kastediliyorsa karşı saldırıya geçmelisin''. Artık bu hayatınız mı olur, evlatlarınız mı yoksa kocanız mı olur, yoksa eviniz mi, yoksa oturduğunuz topraklar mı olur, yoksa fikirleriniz mi olur, bir kasıt varsa, bir tehdit varsa buna karşı gerektiğinde pençeleri çıkarabilme gücünü içinizde bulabilmeniz dileğiyle diyorum. Cinderella akıllandı artık. Çok yaşa Vasalisa.





This entry was posted on 1:51 AM and is filed under . You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can leave a response, or trackback from your own site.