ABD Başkanı George W. Bush, 2000 yılında ABD başkanlığını ”kazandığı” zaman, bu ülkede ekranda küfür edildiğinde biiip sesi yerine hakiki küfür duyduğunuz ve bunu ”ifade özgürlüğü” diye yaftalayan ender televizyon kanallarından olan HBO’da bir belgesel izlemiştim. Şimdiki ABD Temsilciler Meclisi’nin ilk kadın Başkanı olan Nancy Pelosi’nin gazeteci olan kızı, seçim kampanyası boyunca Cumhuriyetçi Partili başkan adayı Bush ile birlikte seyahat etmiş ve HBO için seyahatten görüntüleri, bir el kamerasıyla filme çekmişti. Şimdi google’dan arama vermeye üşendiğim için doğruluğunu teyit edemeyeceğim ancak belleğimde ilk adı Alexandra olarak kalan Pelosi’nin kızı, aylar boyunca Bush’u izleyen gazetecilerin nasıl perişan bir hayat yaşadıklarını, ailelerinden uzak kalıp, çocuklarının ilk adımlamasını kaçırışlarını, kötü beslenmelerini, koşturmacalarını anlatıyordu. Gazetecilerden birinin çocuğu, babasına pek yüz vermiyordu. Eninde sonunda adam, ara sıra eve gelen bir yabancıydı çocuk için. Belgeselin sonunda söylenen söz ise bende yer etti. Pelosi kızı şöyle diyordu: ”In the end, the guy became the President of the United States. What about us? (Adam, Amerika Birleşik Devletleri’nin Başkanı oldu. Peki ya biz ne olduk?”.

Barack Obama, ABD’nin ilk siyah başkanı olarak tarihe geçti. Biz de seçim haberleri yaparken uyumadık, yemedik içmedik, durmadan davul çaldık, olanları duyurduk. Peki ne olduk? Bana olanları anlatayım. Müdür, ”git yat artık, hala uykun gelmedi mi?” diye beni msn’den gönderdikten sonra, saatlerce zamanında haber yetiştirme derdiyle alarme olan bedenim bir türlü adrenalini atıp, sakinleşip uykuya geçemedi. Kafam 180 km hızla giderken nasıl hemen durabilirdim ki? Neyse çok yorgundum ve kafamdaki düşüncelerin hızı yarıya indiğinde yatağı boyladım. Seçim haberlerinin en orta yerinde bilgisayarım vefat etmiş ve Daniel’a, ”rica etsem senin bilgisayarını 15 saatliğine kullanabilir miyim?” demiştim utana sıkıla. Onun bilgisayarına el koyduğum gibi, bir gözüm televizyonda gelişmeleri takip etmem gerekiyordu. Bir ara Daniel, ”ben bir film seyredeceğim” dediğinde, panik halinde kafamı gömüldüğüm yazıdan kaldırmış ve yüzüne bakınca şaka yaptığını görüp rahatlamıştım.

Aynı evin içinde yaşayınca, Daniel benim çalışırken nasıl bir canavara dönüştüğümü, ağza alınmayacak küfürleri çatır çatır yapıştırdığımı gördü. İlk defa buna şahit olduğu zamanı çok iyi hatırlıyorum. CNN, Bush’un aniden düzenlemeye karar verdiği basın toplantısını yayınlıyordu. Bush, açıklamasının ortasında bir yerde, ”şimdi gelelim Türkiye’ye” dedi ve ben elimde teyple kulaklarımı dört açmış beklerken yayın çat diye kesildi ve başka bir konuya geçildi. Çok çok içten küfür edenlerdenseniz, hani taaa benliğinizin derinliklerinden, işte benim de öyle taaa yüreğimin derinliklerinden gayet okkalı bir kaç küfür döküldü. Zıp zıp zıpladım, tükürdüm yayını kesenlerin arkasından. Aslında çok da önemli değildi. Bush’un tam sözlerini alabileceğim başka kaynaklar var. Ve gecikme, lafı bile edilmeyecek kadar az. Ama televizyondaki cümleyi duyabilseydim, bana 10-15 dakika kazandıracaktı. Daniel, ağzı açık, şaşkınlıkla bana bakıyordu. Yüzüne baktığımda, şu altyazıyı gördüm, ”Uğruna ülkemi terkettiğim, kıtaları aştığım kadın bu mu?” Bu çerçevede, seçim gecesi aniden bilgisayarımın ölmesi karşısında nasıl bir tepki gösterdiğimi tahmin etmeniz güç değil. Neyse ki Daniel bana bilgisayarını bırakma inceliğini gösterdi. Belki de başka şansı olmadığı için.

Ertesi sabah çok erken uyandım. Telefon. ”Uyandırdım mı? Pardon!”. Bir kez uyanınca uyuyamıyoruz. Haberlerimiz girmiş mi gazetelere, onlar kontrol ediliyor, e-mail mesajları okunuyor. Evi toparlayıp temizlemeye başladım. Bir gece öncesinin adrenali olsa gerek, çok enerjik hissediyordum. Washington Post’un kapağında Obama’nın resmi vardı. Koleksiyoncular bütün gazeteleri erkenden toplamıştı. Obama seçildi ya, dünyaca küresel bir umut içindeyiz! Herkes hayattaki bütün beklentilerini bu siyah renkli ”kurtarıcıya” yüklüyor. Obama ekonomiyi düzeltecek, Amerikan askerlerini Irak’tan çekecek, Irak cennet olacak, terör problemini çözecek. Fakirin, işsizin, ezilmişin dostu geldi hanım!, İran ile ABD arasında bir uzlaşma zemini oluşturacak, ayağınız takılıp tam düşmek üzereyken Obama hemen kolunuzdan yakalayıp kurtaracak, sıkıştığınız aylarda gelip kiranızı ödeyecek. Bazıları bu kadar iyimser değil. Obama için, ”iyi paketlenmiş bir umut satıcılığı” diyorlar. Kim bu kadar derdin altından kalkabilir, herkesin beklentilerini karşılayabilir, hem evsahibinin hem de kiracının dostu olabilir? Bir ekonomist tanıdığım, ”dünya bu umuda bir şans tanımalı” demişti seçimden önce. Şimdi bu şans tanındı. Dünya sahnesi, nefesini tutmuş Obama’nın atacağı adımları bekliyor.

Bu seçim sonrası adrenal patlamasıyla yapılan temizliğin ardından, bir arkadaşımla buluşup yemek yedik. Utanmazca benim evin çok yakınında bir yerde buluşmayı önerdim. Yürüyecek halim yoktu. Neyse ki olur dedi ve buluştuk. Dönerken, iki adımlık yoldu ve ”ben eve yürüyeceğim” dememe rağmen arkadaşım arabayla eve bırakmakta ısrar etti. İyi de oldu. Çünkü park yerine yürürken bayılacağım zannettim. Bu fazla adrenalinle bir yere kadar gidiyorsunuz ve pilinizin bittiği yerde tak düşüyorsunuz. Bana hep böyle oluyor. Eve ulaşır ulaşmaz yatağı zor ettim. Kafamda, yorgunluktan uyuyamayacağım düşüncesi vardı. Bu da garip bir şey. Basketbol oynadığım günlerde olurdu sık sık. Kaslarım antrenmandan o kadar ağrırdı ki, çok yorgun olmama, uykuya çok ihtiyaç duymama rağmen uyuyamazdım bazen. Garip, rahatsız bir uykuya daldım ve şu rüyayı gördüm: Doktor muayenehanesinde kuyruktayım. Önümde 7-8 kişi var. Beklerken, aynalı bir odaya giriyorum, kapı yarı açık. Aynada kendime bakarken, kafatasımı açıyorum. Çok kolay oluyor, kan da yok. Kafatasımın içi pembe. Küçük beyaz bir nokta görüyorum ve ”bu da ne?” diyerek çekmeye başlıyorum. Çektikçe gerisi geliyor. Uçucu, beyaz, pamuk gibi bir nesne, iki avucumu dolduruyor. Kapıda Daniel beliriyor ve ”what the f…?” diyerek elimdeki beyaz nesneye ve açık kafatasıma bakıyor. O halde, doktor sırasında bekleyenlere gidiyorum ve ”benim durumum acil, doktoru hemen görmeliyim” diyerek sıranın önüne geçmeye çalışıyorum. Hiç kimse razı olmuyor. Burada uyanıyorum.

Ertesi gün bu rüyayı anlattığım Daniel, ”weird” (garip) dedi. Bunu rüyaya mı dedi yoksa bana mı emin değilim. Arada çok fark yok zaten. Hande hemen, ”Ben biliyorum ne olduğunu. Yastıklar!” dedi. ”Meditasyon yastıklarının içini boşaltmıştın ya!”. Benim yanıtım ise, ”ama yastıkların içindeki siyah, pul pul bir şeydi. Benim kafamdan çıkanlar pamuk gibi beyazdı” oldu! Meditasyon yastığı, kafayı ağırlık yapan düşüncelerden ”hesapta” arındırdığımız yer, dolayısıyla bu yorumda doğruluk payı olabilir. Benim yorumum ise şu, ‘’seçimler bitti ve benim kafamda yer eden zorlu bir dönem de geride kalmış oldu”. Şimdi yeni konulara yelken açabiliriz. Kabinede kim olacak, Türkiye’ye bakış nasıl olacak vs. Ama dinlenmeye de zamanımız var bu haftasonu.

Seçim sonrası televizyonda şöyle bir program izledim. ”Pick Up Artist-2”. Elçin, benim televizyonda izlediğim şeyleri duyunca, ‘’sen bu programları nereden buluyorsun?” diye soruyor hep. Sabırlıysanız ve 600 kanalı zaplayarak bir kaç tur dolaşırsanız bu programlara ulaşmak kolay. Bu bahsettiğim benim favori programlarından biri değil, onu söyleyeyim. Bir inanmazlık içinde seyrediyorum. Programın yıldızının adı ”Mystery”. Yani ‘’sır, gizem” ne derseniz deyin. Mystery’nin sır ve gizemini ise hemen buradan açıklıyorum. Parlak deri pantolon, kovboy çizmeleri, Matrix trençkotu, kovboy şapkası giyen ve şapkanın üzerine siyah renkli motorcu gözlüğü takan, tırnaklarına siyah oje süren, büyük parıltılı yüzüklerle parmaklarını donatan bir adam, ”kadın avlamanın sırlarını” anlatıyor. Bazen kovboy şapkasını, tüylü kocaman siyah bir şapkayla değiştiriyor. Ben bu Mystery’yi hiç şapkasız görmedim. Hmmm. Mystery’nin düşünüş şekli tahmin ediyorum şöyle: Kadınlar, kırlangıç kuşu gibidir, parıltılı nesneleri severler, o yüzden ne kadar parlak, dikkat çekici nesneyi kıyafet diye üstünüze geçirirseniz şansınız o kadar yükselir. Bu programın ikinci sezonu. Mystery, bir grup genç adama ders veriyor, sonra bir gece klübüne gönderip sınavdan geçiriyor. Cesareti fazla olmayan gençlere, kadınlardan bir telefon numarası koparmak, bir öpücük almak gibi ödevler veriyor. Bütün ayna karşısında yapılan hazırlıklara rağmen iletişim kurmayı başaramayanlar birer birer eleniyor. Sona kalan, adamımız Mystery ile seyahat ederek dünyayı dolaşıp, cesareti az, tecrübesiz gençlere, kadınlar nasıl avlanır diye ders verme şansını kazanıyor. Kamu hizmetinin böylesi. Mystery kendisini geniş kitlelere adamış. Programa katılan gençlerin kulakları, burnu, kaşı deliniyor, halkalar, küpeler takılıyor. Malum, kadınlar böyle parlak nesnelere geliyormuş. Mystery bu işin uzmanı, kendisi öyle diyor.

Her şeyi bir oyun ve yarışmaya dönüştürmek niyedir bu ülkede ben anlamıyorum. Kadını mal gibi görmenin ”moderncesi” bu olsa gerek. Sorumluluğu sadece erkeklere yüklemek de yanlış olur. Kadınlardan da, ”game plan” (oyun planı) diye bir şey duyuyorsunuz. Irak Savaşı’ndan önce ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’un embed (gömme) gazeteci programına hazırlık amacıyla, çoğunluğu Amerikalı bir grup gazeteciyle birlikte askeri bir üste kampa katılmıştım. Kaldığım odadaki büyük televizyon kuruluşlarında çalışan kadın gazetecilerin, genç bir gazeteciye, bu oyun planından bahsettiğini duymuştum. Oyun planı olmadan, evlenme teklifi almak imkansızdı. Önce kötü davranıp, umursamaz görünecektiniz. Başka opsiyonlara da açık görünecektiniz. Sizi kaybetme olasılığını gören erkek arkadaş da hemen evlilik teklifini basacaktı. İşte mutlu Amerikan ailesinin temeli! Arkasından gelsin çocuklar. Bu oyun planının kitapları var. Kadınlar için ayrı, erkekler için ayrı. Siz siz olun, parlak nesnelerden ve oyun planlarından uzak durun. Benden söylemesi.

Seçim yüzünden es geçtiğim bir konu var. Halloween. Yani cadılar bayramı. Bizim apartmanın yeni diktatörü, ki kendisine yönetici deniliyor, şöyle bir not astırtmış her yere: ”Halloween sırasında apartmana çocukların girmesi ve kapıları çalıp şeker talep etmeleri yasaklanmıştır!”. Çok teşekkürler. Biz de kapımızı sevimli kıyafetli çocuklar çalacak ve şeker isteyecekler diye endişe ediyorduk. Diktatör demem boşuna değil. Gelenleri kapıdaki masada karşılayan, çok kıymetli bir Jamaikalı dostumuz var, adı Neville. Neville’in artık televizyon seyretmesi yasak. Dikkati dağılır da apartmana yabancı birileri girer aman. Halbuki, elinde sensorlu kartı olmayan hiçkimse o kapıyı açamaz. Televizyonu bırakın, artık Neville’in kitap okumasına bile izin vermiyor yönetici hanım. Neville’e sordum, ”istersen ben konuşayım” dedim. ”Olmaz, benim halletmem lazım” dedi. Ama televizyonsuz, kitapsız oturuyor bütün gece. Geçen gün, derinden gelen bir radyo sesi duydum. Hemen, ”neeee, radyo mu dinliyorsun yoksa? Seni yöneticiye şikayet edeceğim Neville! ” diye şaka yaptım. Bazı insanların içinde bir diktatör var. Hangi görevi alırlarsa alsınlar, azıcık bir ast-üst durumu varsa, bir kişinin yöneticisi bile olsalar, hemen bir otorite kesilirler. Bizim yönetici bunlardan biri. Her gün fermanlarını apartmanın duvarlarına astırıyor.

Şimdi film yorumları. Netflix’ten gelen Waitress’ı (Garson Kız) seyrettim. Çok çok sevdim. İzlemenizi tavsiye ederim. Al Gore’un sunduğu The Inconvenient Truth (Rahatsız edici Gerçek) hakikaten çok rahatsız edici gerçeklerle sizi yüz yüze bırakıyor. Okyanuslardaki mercanların rengi solup üzerindeki planktonlar ve zamanla okyanusta bunlardan beslenen canlılar ölmesin, kutup ayıları üzerine çıkacak buzul kalmadığı için boğulmasın, enerji tüketimine çılgın gibi yoğunlaştığımız için dünyayı ısıtıp kasırgalardan, sellerden telef olmayalım. Filmin bir başka özelliği de, hayatını çevre konularına adayan Al Gore’un, Senato’da ve sonra ABD Başkan yardımcısı olarak da Beyaz Saray’da, başkalarını harekete geçirmede çaresiz kalışı. Politikacıların kendine sorduğu şu malum ”ekonomi mi çevre mi?” sorusunun yanıtı hep ekonomi olmuş. Peki ekonomi nereye kadar? Üzerinde yaşadığımız gezegene bu hızla bu kadar zarar vermeye hakkımız var mı?

Dünya üzerinde okuyucularımın sayısı giderek artıyor. Mehtap, Selçuk ve Hale’nin de katılmasının ardından, bu rakam ”şişkin” bir 11′e ulaştı. İlke, artık benimle ilgili gelişmeleri buradan takip edecek. Taner yorum bile yazmış. Yelda sadık okurum. Ona buradan özel teşekkürlerimi sunuyorum. Pınar’a da bir mesajım var. Pınarcım, dolma yapacak kadar enerjim yok bu aralar, kestane patlatacak sobam da yok, dolayısıyla ben bugün menemen yaptım, onu yedik. Yeterince Türk olmuş mu? Bütün arkadaşlara iyi haftasonları.



This entry was posted on 4:21 AM and is filed under . You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can leave a response, or trackback from your own site.